Makaleler     

 Zamanlar geçtikçe, Kur'ân'ın ulvî sırları inkişaf ediyor.
 

Sizin Seçtikleriniz

Sizden Gelenler

Hayatı seviyorsanız, zamanınızı boş geçirmeyin. Çünkü zaman, hayatın ta      kendisidir. FRANKLİN

 

                İnsan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. SÖZLER

Kur'ân, öyle bir Peygamber sesidir ki, onu bütün dünya dinleyebilir. Bu sesin aksi, saraylarda, çöllerde, şehirlerde, devletlerde çınlar.

Kur'ân şiir midir? Değildir. Fakat onun şiir olup olmadığını tefrik etmek müşkildir. Kur'ân, şiirden daha yüksek birşeydir. Maamafih, Kur'ân ne tarihtir, ne tercüme-i haldir, ne de İsa'nın (a.s.) dağda irad ettiği mev'ize gibi bir mecmua-i eş'ardır. Hattâ Kur'ân, ne Buda'nın telkinatı gibi bir mâba'd-et-tabiiye, yahut mantık kitabı, ne de Eflâtun'un herkese irad ettiği nasihatler gibidir.

Bu, bir Peygamberin sesidir. Öyle bir ses ki, Onu, bütün dünya dinleyebilir. Bu sesin aksi, saraylarda, çöllerde, şehirlerde, devletlerde çınlar. Bu sesin tebliğ ettiği din, evvelâ nâşirlerini bulmuş, sonra teceddütperver ve îmar edici bir kuvvet şeklinde tecellî etmiştir. Bu sâyededir ki, Yunanistan ile Asya'nın birleşen ışığı, Avrupa'nın zulümat-âbad olan karanlıklarını yarmış ve bu hâdise, Hıristiyanlığın en karanlık devirlerini yaşadığı zaman vuku bulmuştur.

Dr. Johnson

"Bana, 'Sen şuna buna niçin sataştın?' diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!

 Bahtiyar bir ihtiyar var. Etrafı, sekiz yaşından seksen yaşına kadar bütün nesiller tarafından sarılmış. Yaşlar ayrı, başlar ayrı, işler ayrı... Fakat bu ayrılıkta gayrılık yok. Hepsi birşeye inanmış: Allah'a. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a... Onun ulu Peygamberine... Onun büyük kitabına... Kur'ân henüz yeni nâzil olmuş gibi, herkes aradığını bulmuş gibi bir hal var onlarda. Said Nur ve talebelerini seyrederken, insan kendini âdetâ Asr-ı Saadette hissediyor. Yüzleri nur, içleri nur, dışları nur... Hepsi huzur içindeler. Temiz, ulvî, sonsuz birşeye bağlanmak; her yerde hâzır, nâzır olana, Âlemlerin Yaratıcısına bağlanmak, o yolda yürümek, o yolun kara sevdalısı olmak... Evet, ne büyük saadet!

Kur'ân, serapa samimiyet ve hakkaniyetle doludur

Carlyle şöyle diyor:

Kur'ân'ı bir kere dikkatle okursanız, onun hususiyetlerini izhara başladığını görürsünüz. Kur'ân'ın güzelliği, diğer bütün edebî eserlerin güzelliklerinden kabil-i temyizdir. Kur'ân'ın başlıca hususiyetlerinden biri, onun asliyetidir.

Benim fikir ve kanaatime göre, Kur'ân, serapa samimiyet ve hakkaniyetle doludur. Hazret-i Muhammed'in (a.s.m.) cihana tebliğ ettiği davet, hak ve hakikattır.

Carlyle

 

 

Hâlıkın hukukuyla mahlûkatın hukukunu en mükemmel surette ancak Müslümanlık tarif etmiştir

Kur'ân'ın telkin ve Hazret-i Muhammed'in (a.s.m.) tebliğ ettiği esâsâttan mükemmel bir ahlâk mecellesi vücut bulur. Esasat-ı Kur'âniyenin muhtelif memleketlerde insanlığa ettiği iyiliği ve ettikten sonra da Allah'a takarrub etmek isteyen insanları Cenab-ı Hakka raptettiğini inkâr etmek mümkün değildir.

Hâlıkın hukuku ile mahlûkun hukuku, ancak Müslümanlık tarafından mükemmel bir surette tarif olunmuştur. Bunu yalnız Müslümanlar değil, Hıristiyanlar da, Mûseviler de itiraf ediyorlar.

Marmaduke Pickthall

 

 Zamanlar geçtikçe, Kur'ân'ın ulvî sırları inkişaf ediyor

Doktor Maurice, Le Parler Française Roman ünvanlı gazetede, Kur'ân'ın Fransızca mütercimlerinden Selman Runah'ın tenkidatına verdiği cevapta diyor ki:

Kur'ân nedir? Her tenkidin fevkinde bir fesahat ve belâgat mucizesidir. Kur'ân'ın, 350 milyon Müslümanın göğsünü haklı bir gururla kabartan meziyeti, onun, her mânâyı hüsn-ü ifade etmesi itibarıyla, münzel kitapların en mükemmeli ve ezelî olmasıdır. Hayır, daha ileri gidebiliriz:

Kur'ân, kudret-i ezeliyenin, inayetle insana bahşettiği kütüb-ü semaviyenin en güzelidir. Beşeriyetin refahı nokta-i nazarından Kur'ân'ın beyanatı, Yunan felsefesinin ifâdâtından pek ziyade ulvîdir. Kur'ân, arz ve semanın Hâlıkına hamd ve şükranla doludur. Kur'ân'ın her kelimesi, herşeyi yaratan ve herşeyi hâiz olduğu kabiliyete göre sevk ve irşad eden Zât-ı Kibriyanın azametinde mündemiçtir.

Edebiyatla alâkadar olanlar için, Kur'ân, bir kitab-ı edebdir. Lisan mütehassısları için Kur'ân, bir elfaz hazinesidir. Şâirler için Kur'ân, bir âhenk menbaıdır. Bundan başka bu kitap, ahkâm ve fıkıh namına bir muhit-i maariftir.

Davud'un (a.s.) zamanından, Jan Talmus'un devrine kadar gönderilen kitapların hiçbiri, Kur'ân-ı Kerimin âyetleriyle muvaffakiyetli bir şekilde rekabet edememiştir

 

Demek ki, insan nev'inin yarısını teşkil eden çocuklar ancak ölüm sonrası bir hayat inancıyla insanca yaşayabilirler. Ve yalnız Cennet fikriyle onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefâtlara karşı dayanabilirler. Ve her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümlerinin onların endişeli nazarlarına çarpmasına, ancak ebedi hayatın müjdesiyle tahammül edebilirler. hem bunu tahmin etmek zor değildir. Çünkü çocuklar daha küçük yaşlardan başlayarak çeşitli ölüm-kalım tecrübeleriyle belirli bir ölçüde ölümle ilk karşılaşmaya doğru ilâhi bir programlama çerçevesinde hazırlanmaktadır. 

Allah'ı kalplerinde ikinci sıraya koyanlar, O'na hiç yer vermemiş Olurlar. JOHN RUSKİN

Güzel bakan güzel görür, güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen, hayatından lezzet alır. SÖZLER

    

Güzel yazılarınızı makalelerinizi, hatıralarınızı bekliyoruz. abdullahsaidsabir@gmail.com

 

   

Vecizeler

Merak, ilmin hocasıdır.

İhtiyaç, medeniyetin üstadıdır.

Sıkıntı, sefahetin muallimidir.

 

 Allah, yarattığı şeylerden; onların hakikisinden ve izâfîsinden tamamen başkadır. Kaldı ki, insan, şu sınırlı âlemde hep, sınırlı düşünür, sınırlı görür, sınırlı duyar.

   

madem o kadar insan sana teveccüh ediyor, öyleyse o teveccühün hakkını vermeli ve herkesden daha çok Allah ile irtibatını kavî tutarak bir taraftan bu nimete şükretmeli, öte taraftan nimetin devamına talebini böyle dile getirmelisin.
 

 

 

Sana muasır bir vücut olamadığımdan müteessirim, ey Muhammed (a.s.m.)

Prens Bismarck

 

" Kim daha çok uyanıksa, o daha dertlidir. Kim işi daha iyi anlamışsa onun, daha sarıdır benzi." Mevlânâ

İman esaslarının özeti “Âmentü” dür. Başlangıç, temel değer Allah’ın varlığıdır.

İslamiyetin her yaş grubu için ne kadar isabetli müjde ve telkinlerde bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
 

 

"Risale-i Nur'u anlamıyorlar. Yahut anlamak istemiyorlar. Beni, skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müspet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hattâ bu hususta da bazı eserler telif eyledim. Fakat ben öyle mantık oyunları bilmiyorum. Felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem. Ben, cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur'ân'ın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki, İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cemiyet yoktur.

 


PRENS BISMARCK'IN BEYANATI

Sana muasır bir vücut olamadığımdan müteessirim, ey Muhammed (a.s.m.)

Muhtelif devirlerde, beşeriyeti idare etmek için taraf-ı Lâhutîden geldiği iddia olunan bütün münzel semavî kitapları tam ve etrafıyla tetkik ettimse de, tahrif olundukları için, hiçbirisinde aradığım hikmet ve tam isabeti göremedim. Bu kanunlar değil bir cemiyet, bir hane halkının saadetini bile temin edecek mahiyetten pek uzaktır. Lâkin Muhammedîlerin (a.s.m.) Kur'ân'ı, bu kayıttan âzâdedir. Ben, Kur'ân'ı her cihetten tetkik ettim, her kelimesinde büyük hikmetler gördüm. Muhammedîlerin (a.s.m.) düşmanları, bu kitap Muhammed'in (a.s.m.) zâde-i tab'ı olduğunu iddia ediyorlarsa da, en mükemmel, hattâ en mütekâmil bir dimağdan böyle harikanın zuhurunu iddia etmek, hakikatlere göz kapayarak kin ve garaza âlet olmak mânâsını ifade eder ki, bu da ilim ve hikmetle kabil-i telif değildir. Ben şunu iddia ediyorum ki, Muhammed (a.s.m.) mümtaz bir kuvvettir. Destgâh-ı kudretin böyle ikinci bir vücudu imkân sahasına getirmesi ihtimalden uzaktır.

Sana muasır bir vücut olamadığımdan dolayı müteessirim, ey Muhammed (a.s.m.)! Muallimi ve nâşiri olduğun bu kitap, senin değildir; o Lâhutîdir. Bu kitabın Lahutî olduğunu inkâr etmek, mevzu ilimlerin butlanını ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için, beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir. Ben, huzur-u mehabetinde kemal-i hürmetle eğilirim.

Prens Bismarck


 

Allah'ın özü ve nitelikleri nelerdir?

Allah, yarattığı şeylerden; onların hakikisinden ve izâfîsinden tamamen başkadır. Kaldı ki, insan, şu sınırlı âlemde hep, sınırlı düşünür, sınırlı görür, sınırlı duyar.

Evet, insanın bu âlemde gördüğü şeyler, milyonda beş nisbetindedir. Duyduğu şeyler de o kadar. Meselâ o, sâniyede 40 defa ihtizaz (titreşim) yapan bir sesi duymaz. Binleri aşan ihtizâzı da duymaz. Öyle ise insanın, sesleri duyup alması sınırlıdır. Bu da, ancak milyonda çok küçük nisbetde bir şeydir. O'nun görüş ve duyuş sahası da çok dardır. Bu kadar sınırlı gören, duyan, bilen bir insanın "Allah için görülmüyor? Nasıldır?" demesi -hâşâ!- O'na kemmiyet ve keyfiyet izâfe ederek, O'nun üzerinde düşünmesi, dolayısıyla da haddini bilmemesi demektir. Sen nesin ve neyi biliyorsun ki, Allah'ı da bilesin!.. Allah kemmiyet ve keyfiyetten münezzehtir ve senin nâkıs kıstaslarınla ölçülmeyecek kadar muâllâdır. n) Sen ışık hızıyla trilyon sene ötelere gitsen ve trilyonlar senelik öteleri görsen, sonra gördüğün bu kâinatları üst üste yığsan; bunlar, O'nun varlığına nisbetle mikroskobik bir şey bile olamaz. Bizler daha Antartika kıtasını bilemezken, bütün kevn-ü mekânları evirip çeviren Allah'ın -hâşâ- ve kellâ- "nitelik" ve "niceliği" hakkında nereden bilgimiz olacak!! Allah, Allah olduğu için, O'nun tâbiriyle "nitelik" ve "nicelik"ten de mukaddes ve münezzehtir. O, bizim, her türlü tasavvurlarımızın ötesinde, ötelerin de ötesindedir...

Kelâmcı: "Aklına her ne gelirse, Allah ondan başkadır" der. Tasavvufçu ise: "Aklına ne gelirse, onun verâsının ve verâsının verâsındadır. Ve sen, dâima seni saran perdelerle âdetâ bir fanus içindesin..."

Descartes der ki: "İnsan, her şeyi ile sınırlıdır. Sınırlı olan bir şey, sınırsızı düşünemez."Allah ise, varlığı sınırsızdır; nâmütenâhidir. Binâenaleyh, sınırlı düşünen insanoğlu O'nu ihâta edemez.

Alman edibi Goethe: "Seni binbir isminle anıyorlar, ey Mevcûd-u Meçhûl! Biri değil, seni binlerce isminle ansam, yine de seni senâ etmiş sayılamam. Çünkü sen, her türlü tavsifin verâsındasın" sözüyle, bu mevcûd-u meçhûlu anlatır bize...

Mütefekkirler, Allah'ı mevcut, fakat idrâk edilmez bir mevcut olarak mütalâa ederler. Allah, insanın kavrayabileceği, bilebileceği şeylerden değildir. Göz, O'nu göremez, kulak O'nu işitemez. Öyle ise, sen, O'nun hakkında sadece Nebîlerin ta'limine uyup öylece inanmalısın!..

Allah nasıl bilinir ki: O vücudun da, ilmin de ilk mebdei, ilk illetidir. Varlığımız, O'nun varlığının nurunun gölgesi; ilmimiz, O'nun muhît olan ilm-i İlâhîsinin bir şemmesidir. Evet, bir seviyede, Allah'ı bilmenin ve irfan sahibi olmanın yolu vardır: Ne var ki bu yol, eşyayı bilme yolundan bütün bütün başkadır... Yanlış yolla O'nu tanımağa kalkanlar, nefislerinin gururunu kıramamış, iç müşâhedenin ne olduğunu duyamamış, tadamamış bir kısım talihsizlerdir ki; "Allah i aradım da bulamadım" hezeyânıyla fen ve felsefe nâmına dalâletlerini izhâr ederler.

Allah öyle bir Allah'tır ki, gerek enfüsî ve gerekse âfâkî, kalb ve ruhun mi'racında seyr-i rûhî ve kalbî varlığını ve varlığının zarûrî olduğunu gösterir ve ruhumuzun derinliklerinde kendini bize hissettirir. İşte bütün ilimlerimizin kökü olan bu vicdânî duygu, bizdeki sınırlı ilimlerin, şuurların, akılların, fikirlerin hepsinden daha kuvvetlidir. Böyle iken, biz çok defa vücudumuzdan ve bu iç sezişten zuhul ederiz de hata ve dalâletlere düşeriz.

Kâinat, bunu hatırlatıcı bin dil ve bin teldir. Kur'ân, belâğatlı lisaniyle en büyük hatırlatıcı, Peygamberimiz ise en mükemmel bir tebliğcisidir.

"Sığmam dedi hak, arz-u semâya Kenzen bilindi, dil ma'deninden"

Allah hakkında, biz bize öğretilenden başkasını bilemeyiz. Akıl, bu sahada bir şey söyleyemez. Bu mevzûda aklın yapacağı şey, vahyin rehberliğini kabulden ibarettir. Bunu şöyle bir misâlle anlaşılır hâle getirebiliriz:

Meselâ; bizler bir çatı altında oturuyoruz. Bir aralık kapının vurulduğunu duyduk. Evet, hakikaten kapı vuruluyordu. İçimizden bazıları, kapının vurulmasından anlaşılanı aşarak, bir kısım mütâlâalarda bulunmaya başladılar: "Efendim kapıyı vuran şöyle bir zâttır, böyle bir zâttır" ilh... Biz, buna tasavvur diyoruz. Bir diğer grup ise, böyle bir meselede, aklın tasavvur etmeye mecâli yoktur. Akla düşen şey, kapının vurulmasıyla arka tarafta birinin bulunduğunu tasdîk; fakat kim olduğunu belirleme hususunu, kapıyı vurmak suretiyle kendini bize tanıttırmak isteyen zâta bırakmak olacaktır. Biz buna teakkul akletme, anlama diyoruz.

Bu misâli, mevzuumuza şöylece tatbik edebiliriz: Biz Allah'ı (cc) eserlerinden isimlerine, isimlerinden sıfatlarına, sıfatlarından tecelli-i zât'a yükselerek tanımağa çalışırız.

Yânî, eserlerinde tecelliden isimleriyle tecelli etmesine geçerek kâinatı dolaşır, sıfatların tecelli ufkuna ulaşır; gaybdan şuhûda yükseliriz ve müşahede zevkimiz arttıkça, tecelli-i zât için sermest ve bîhûş çırpınıp dururuz. Gâh cemâl ve şefkât esintileriyle inbisât eder ve neşeleniriz; gâh celâl, mehâbet ve korku içinde ra'şedâr olup ürpeririz.

Görülüyor ki Zât-ı Bârî hakkında, bizim "ma’rûfumuz" ve "malûmumuz" ölçüsü içinde bir şey diyemiyoruz. O'nun, bilinmesini, kendine has lisan ve lehçesi içinde, şehâdet ve gayb âleminin birleşme noktası olan vicdâna bırakıyoruz. Evet, Allah isimleriyle ma'lûm, sıfatlarıyla muhât, zâtıyla mevcuttur; Hz. Sıddîk'ın ifâdesiyle: O'nu idrâk, idrâkten acz ifâdesi içindedir. Veya en büyük Tarifçiye isnad edilen bir sözdeki itirafla, "Seni hakkıyla bilemedik ey Ma i-ûf" ölçüsüyle bir ma'rûf ve malûm'dur.

Kur'ân-ı Kerim'in, O'nun ef âli ve icraatına dâir verdiği tariflerde ise, O'nu ef âl ve sıfatlarıyla bir Ma'bûd-u Mutlak tanır; kemâl sıfatlarla bilinebileceğine kalben yükselir, cemâlde (sonsuz güzellik kaynağı) olan kemâlini (mutlak eksiksizlik ve kusursuzluğunu) görürüz.

Öyle ise, ahd u peymânımızı bir kere daha yenileyerek, şöyle diyebiliriz: Ey Ma'bûd-u Mutlak!... Seni hakkıyla bilemediğimiz muhakkak; ama bizlere şah damarlarından daha yakın olduğu ve normo âlemdeki bu yakınlığın içinde, bütün bir semâvatı kitap sayfaları gibi açıp kapamadaki azametini, sineğin gözü ile güneş manzûmesi arasında va'zettiğin şürimsi âhengi, rûhumuza bir nurlu yol kabul ederek, binlerce, yüzbinlerce menzilde sana ait eserlerle zâtını tanıyor, tecellilerinle bütünleşiyor ve itmi'nana eriyoruz.

M. Fethullah Gülen

 

İnandım Demek Yetmez

“Kim daha çok uyanıksa, o daha dertlidir.

 Kim işi daha iyi anlamışsa, onun, daha sarıdır benzi.” Mevlânâ

İnsanın en değerli varlığı olan inanç, olumsuz etkenlerin tehdidi altındadır. Bu nedenle inanç duygusunu bütün gerçekliğiyle canlı tutmak gerekir.

 Bu da ancak sürekli tefekkürle, inancın gerektirdiği eylemle gerçekleşir. Eğer bu yapılmazsa onu dış etkenler gizli gizli kemirir; sonunda yara alır, yozlaşır sağlam inanç.

Sınırlar özen ister... İnsan, “İŞARET”leri gözden kaçırmamalı.Nefsin sisi, bakışı ağır ağır perdeler.

 İnsan, inanç yörüngesinden ağır ağır ağır kopar da yolunu kaybederse, bir süre sonra kendini tanıyamaz.

Bu gerçeği en iyi bilen Hz. Ömer (r.a.), “Bende münafıklık âlâmeti görüyor musun?” diye, sık sık sahabeden Huzeyfe’ye (r.a.) sorardı.

İnançta duyarlık, insan için gerçekten hayati bir konudur. “İnancım tam mı?”, “Gereğini yerine getiriyor mu?”, “Coşku üretiyor mu?” diye, eğer inancını korumak istiyorsa, kuşku duymalı, tedirgin olmalı insan!..

 

İnanç, sadece dilde ifadesini bulan bir söz değildir. O , insanın ruhundan ve kalbinden taşar, sonra da aksiyona dönüşüp meyvelerini verir.

 Yüce Rabbimiz buyuruyor:

“İnsanlar, inandık deyince denenmeden bırakılacaklarını mı sanıyorlar?” (Ankebut, 2-3)

 Demek ki bu konuda insandan bir duyarlık bekliyor sevgili yaratıcı... Bu gerçek üzerinde dikkatle, önemle durulmalı. İnanç, yaşanmak ister.

 Taraftarı olabilmek, gerçekten ona sahip olabilmek için, coşkusunu yaşamak gerekir bu inancın. İnsan bu duyarlıkla gerçeğin yanındadır. İnsan bu duyarlıkla yaşatır inancını...

 İman esaslarının özeti “Âmentü” dür. Başlangıç, temel değer Allah’ın varlığıdır.

 İnandım demek yetmez.

Yüce isimleriyle, sıfatlarıyla, tefekküre dalarak Allah’ı tanımalı.

“Her şeye gücü yeten”, “Yaratan”, “Rızık veren”, “Yaşatan”, “Bağışlayan, “Öldüren”, “Dirilten” bir Allah’ı düşünmek insan için ne engin sevinç ve ferahlıktır.

Bu güçlü inançla Melekler, Kitaplar, Peygamberler, Ahiret günü, Kaza ve

Kader gibi, diğer amentü gerçekleri daha iyi, daha kolay kavranır.

İnanç, hayatın ışığıdır. Her şeyin her şeyle ilgisini bu ışıkla görerek dikkatli olur insan.

 “Aklı olan ve onunla sonuçları sezen insan, olayların sebeplerini ve onların ilerleyişini görür, onların ilk nedenlerini bilir, benzerlikleri karşılaştırabilir, bugünkü olayları gelecektekilere bağlayabilir; bütün hayat yolunu kolayca görür ve oradan geçmek için gerekli şeyleri hazırlar.”1

Gerçeğe inanç ve bağlanışıyla insan, sonsuzun yolcusudur.

İnanç, yaşama sevincidir.

 Bu inancıyla insan her şeyi, herkesi yol arkadaşları olarak görür.

Kendisine gülümseyen çiçekleri selamlar. Batan güneşin tekrar doğuşunu görüp içi sevinçle titrer, coşkuya kapılıp düşüncelere dalar, “Ben de bir gün böyle yeniden doğacağım”, “Bu enfes yolculuk, sebepsiz olamaz!” der.

Mümin, bu tefekkürü sürekli gündeminde tutarak hayat yolunda yürür, Allah’la yaşamanın derin mutluluğuna erer, ibretle bakıp ders alarak evrenle bütünleşir.

İnandım demek yetmez.

 İnsanın önünde bir yarışma alanı, bir sahne açılmış. Neyi, nasıl algılayacak ve yaşayacak diye, insanın rolü, oyunu denenecek.

Bilgi, inancın gereğini yerine getirmede insana yardımcıdır.

 Bilgiyi böylece yaşanır kılar insan.

Bilgi gerekli, fakat yeterli değil.

Üretken kılmak için bilgiyi işlemek, duyguya, inanca, sonra da yaşama dönüştürmek gerekir.

Gerçek, ancak kendisini sevenlere büyük gizini verir. İnsan ancak hayran olursa sever, severse ilgilenir, araştırır, öğrenir, benimser, o şeyle bütünleşir.

İnsan, nerede, niçin olduğunu inanç duyarlığında yaşar. İnsan bu duyarlıkla sürekli kendisine “Kim?” olduğunu sorar.

 Sorumluluğunun bilincine varabilmesi için, insan, yaratılışına yönelmek zorundadır.

 Fıtri yaşamına ters bir hayat sürüşü, insanın bölünme, bozulma nedenidir. İnsan ancak kimliğini araştırırken gerçeği bulabilir.

Kendini tanımak en değerli bilgidir.

Bir amaca yönelmeden, bir şeye ilgi duymadan önce, insan kendini tanımalı.

 İnsan ancak o zaman kendisi olabilir. İnsan ancak o zaman evrendeki yerini, sesini bulabilir.

 Kendini tanımak özgürlüğe ermektir.

Bitkisel hayattan, ancak böyle kurtulabilir insan.

İnsan, eğer bu duyarlığı, dikkati göstermezse, farkına varmayarak, alışkanlığın kıskacına girer.

İnsan bu alışkanlıkla, bilgili, inançlı olsa bile, erdemin çiçeklerini istemeyerek çiğner.

 İnsan işte o zaman bakıyorken göremez.

İnanç, güçlü irade ister. Güçlü olan insan, özgür olan insandır. Kendi benliğini disiplin altına alma, bütün erdemlerin kökü ve temelidir.

 “Kendine emredemeyen, her zaman uşak kalır”2

İnandım demek yetmez.

 Yaşadığına dair bir iz, bir belge ister inanç.

 İnsan, sorularla test etmeli kendini.

“Aşını kaç kez bir fakirle paylaştın?”,

“Kaç kez bir başkasının kederini azalttın?”,

“Ve kaç kez inancını, bir inançsıza açtın?”.

“Niçin bu sahnedeyim diye, hiç sordun mu kendine?”

 “Söyle kaç kişiye güleryüzünle güven ve neşe verdin?”

 İşte, kalbinin pancurlarını öz susamışlığına kapatan biri!

“İnançlıyım diyordun, hiç ilgini çekti mi?”

İnanmak istediği halde inanamayan kişi, inançlının uzağında kalamaz...

İnsan bilmese, farkına varmasa da, fıtratı gerçeğin özlemi içindedir.

Dönecek ama, nereye nasıl? Çırpınıyor, fakat ümit edemiyor. Boğuyor, bunaltıyor arzular. Dönecek ama, bir ışık göremiyor!

 “KURTARIN BENİ!!!”

Ey insan, söyle inançlıysan, kaç kez bu çığlığı işittin?

 Peygamber niçin, kimin için gelmişti???

 

Yazıda kullanılan “Eylem” kelimesine açıklık getirmeli. Bu, bazen etkili bir söz, bir yazı, bir mektup, bazen bir uyarıdır. İnsanın gücüyle orantılı olarak zararlıyı önlemede önemli bir konudur.

Sevgi kadar bazen öfke de değerlidir.

Bu öfke aynı zamanda mahşer günü insana yöneltilen,

“BENİM İÇİN NE YAPTIN?” sorusuna cevaptır.

 Asıl olan “metot”tur.

Fakat inançları eğer çiğneniyorsa, asla neşelenemez, seyirci kalamaz insan!!!

Bu öfke hiç kuşkusuz inancın gereğidir. Allah’a göstereceğimiz bu “içtenlik”tir belge.

Ve Allah’ın ipine sarılıştır içtenlik.

 İman bir intisaptır, okyanusa katılan bir damla gibi büyür, insan bu intisapla kurtulur yalnızlıktan.

İnandım demek yetmez.

İnanç, Allah ve peygamber sevgisiyle, gecede ve gündüzde, asırların üstünde çağlayan sesi duymayı gerektirir:

 “Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. (Mûminûn, 116)

 “O, her an kâinata tasarruf etmektedir.” (Rahman, 29)

 “... Allah her şeyi kuşatır.” (Nisa, 126)

İnanmış insan, bir gezegen gibi, bu ebedi gerçeğin yörüngesinde yüzer; bu ebedi gerçek, bir nabız gibi atar damarlarında.

 Bu insan olayların asla oyuncağı olmaz, bir sultan gibi yaşar.

Allah’ın büyük rahmetini inanç gösterir göze.

Eğer inanç olmazsa, ne güneşin doğuşu kalbe bir duygu verir, ne de gözleri kapalı yavru kuşu, annenin besleyişi...

 İnsan, gerçekten bakıyorken göremez.

Hayatı bugün zehirleyen manzara, hep bu duyarsızlığın sonucu değil midir?

İnsana bakın; zor nefes alıyor, güneş görmeyen meyvesiz ağaç gibi, öyle sönük bir iman ki, kalpte sıkışmış kalmış.

 Üstünde “Kırılır! Dikkat!” yazılı bir eşya kadar önemsenmeyen insan, ne kadar öksüz bugün.

Bu dikkat gösterilmediği için, “insan” kaybolmuş...

 İnsan, nakışları dökülmüş kırık bir vazo...

Bitkisel bir hayatla kalbi atıyor yalnız...

Hilkatin sırrı, gerçeğin boyutları gizlenir “Amentü”de.

Âmentü bir tohumdur.

 Bu tohumla açılır namaza, oruca, hacca, zekâta ve binbir hayra, iyiliğe yol.

Mutluluk çağında neydi o büyük coşku?

Üstünde titreyelim... Bu inanç her şeyimiz!..

Zorluğu yenmek için direnmek, inancın değerini anlamak, korumak, böylece “Varolmak” gereklidir.

Şu gerçek bilinmeli. Engeli inanç aşar.

Feridüddin-i Attar’a ait bir öykü önemlidir:

Padişahın çok sevdiği özel bir av köpeği vardı.

Avını yakalamada usta ve mâhirdi. Bu köpeğe padişah çok değer verir, ava her çıkışta yanından ayırmazdı. Köpeğin tasması mücevherle süslenmişti. Ayaklarında altından ve gümüşten yapılmış halhallar ve bilezikler vardı. Sırtı da sırmalı atlas çulla kaplıydı.

Günlerden bir gün, padişah yine her zamanki gibi, yanında köpeği, maiyetiyle ava çıkmıştı. Tasmanın ipek ipi elinde, at üzerinde neşeyle yol aldığı sırada, padişah, köpeğin bir şeyle oyalandığını farketti. Tasmanın ipini çektiyse de, aynı yerde kalmakta diretiyordu köpek. Padişah, nihayet köpeğin bulduğu bir kemikle ilgilendiğini gördü, dehşet içinde kaldı. İnanamıyordu gözlerine bir türlü.

— Huzurumda başka bir şeyle meşgul olmak! Beni unutarak hem de! Nasıl olur bu??? diye, hiddetle haykırdı. Padişah, son derece üzgündü. Köpeğin nankörlüğü, vefasızlığı, duygusuzluğu çok dokunmuştu ona. Bir köpek de olsa, affedemiyor, mazur göremiyordu. Bu mesele, çözülmez bir muamma gibi gelmiş, “Bir anda, hem de bir kemikle beni nasıl unutur?” diye, padişah aynı şiddetle yeniden haykırmıştı:

— “Bu kadar ihsana karşı!”

Köpek, bu hiddetin manasını kavramakta gecikmedi ama, iş işten geçmişti. Padişah, tasmanın ipini derhal elinden bırakıp:

— Yol verin şu edepsize! diye emretti. Etrafındakiler, “Padişahım, üstündeki mücevherleri, altınları ve gümüşleri alalım da öyle bırakalım” dedilerse de, padişah:

— Hayır! Bırakınız öyle gitsin! dedi ve ilave etti:

— Bırakınız öyle gitsin! Öyle gitsin de, ıssız, kızgın çöllerde onlara bakarak, kaybettiği şeylerin acısını yaşasın!!!

İnsan! Ya insan! Allah’ın ihsanının acaba farkında mı?

İnsan biraz düşünse;

“Hiçlik vâdilerinde, hırsla at koştururken seyreden demek sendin!”, “kovmadan, azarlamadan, gerçeği görüp belki bir gün dönerim diye, sabırla bekleyen, gözetleyen beni, demek hep sendin Rabbim!!!” diyerek, boğulur hıçkırığa.

Cehaletlerin en düşündürücüsü, ALLAH’ın mülkünde oturup, O’nun verdiği nimetleri yiyip, O’nun güneşiyle aydınlanıp, O’nun çiçeklerini koklayıp, sonra da O’nun varlığından habersiz yaşamaktır.

Yaratılışına ters bir hayat sürüşü, insanın en önemli bölünme nedenidir. Her düşüş, her aldanış, hırsla fani şeylerin peşinden sürükleniş bizi O’ndan ayırır.

Zerreden güneşlere kadar Allah’ı hatırlatan o kadar çok şey var ki, denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa, yazmakla bitmez bunlar.

Haydi bir köpek neyse,

Fakat küçük bir çıkar karşısında, nasıl unutur insan?

Niçin, niçin unutur???

Şimdi bir kez daha, güncelliği süren gerçeği konuşalım.

Duyarsızlık nereden mi geliyor?

Yıllardır “Güneş”i saklama çabasında bir eğitim sistemi değil mi bunun tek sorumlusu!!!

İnsan, çocuklukta başlayıp, etkisinde kaldığı şeylerin özetidir.

İnandım demek yetmez. İnanç uyanıklık ister. Kötülükler, doğmadan önlenmeli. İnsan, birbirine bağlı görünmez işleyişin bilincinde değilse, bir gün apansız sonuçla karşılaşır.

Başlangıca yönelen yok... Öyle cahil asır ki, hâlâ bardağı taşıran son damlayla, yaydan fırlayan okun iziyle uğraşıyor.

Çocuk korumasızdır.

ORMANDA AYILAR SARMAMIŞTIR ONU. FAKAT TV’DE BİNBİR GÖRÜNTÜ VE SES ONA DARBELER VURUR...

İnsanı, kendisinden başka bir şey olmaya zorlarsanız, mahvetmiş olursunuz.

İnandık demek yetmez. ÇOCUĞU GÖRMELİ...

 

 

 

AMERİKADA ÇANAKKALE GAZİSİ

1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere

ABD'ye giden doktor Ömer Muşluoğlu, görev yaptığı hastahanede başından

geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:

Amerika 'ya gittiğim ilk yıllar.. New York'da Medical Center Hospital'da

görev almıştım.

Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi
çekmek gibi işler..
Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak
hasta muayenesine,
tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir
hastaya gittim.
Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş yaşlarında.."Kan vereceğim kolunuzu
açar mısınız?" dedim.
Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı. Kolunu açtım, baktım
pazusunda bir Türk bayrağı
dövmesi var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim:
-"Siz Türk müsünüz?"
-Kaşlarını yukarıya kaldırarak "hayır" manasına bir işaret yaptı.
-Ama ben hala merak ediyorum. "Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?"
-"Aldırma öylesine bir şey işte" dedi. Ben yine ısrarla: "Fakat benim için
bu çok önemli,
çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım..."
Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde
sordu:
-"Siz Türk müsünüz?"
-"Evet Türk'üm..."
İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı.. Anlatmaya başladı:
"Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de..
Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı.
Ben, Avustralya Anzaklarındandım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki:
'Barbar Türkler
Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı
cephe açmış durumda..
Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir.'
Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık.
Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını
Çanakkale'ye sevkediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler,
orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler.
Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler
suları metrelerce yukarı fışkırtıyor,
gökyüzünde havai fişekler geceyi gündüze çeviriyordu. Her taaruzda bizden
de Türklerden de
yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz
Türklerdeki gayret ve cesareti
gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı
bakımından da fazlaydık.
Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda
zannediyordum ki İngilizlerin bize
anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer bu
barbarlıktan değil,
kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Biz karaya
cıktık.Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar..
Tekrar taaruz ediyoruz, bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz..
Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipcik darbesiyle
kendimden geçmişim.
Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl
korktuğumu anlatamam.
İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya...
Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar.
İyice kendime gelince
bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi
biliyorum ki onların yiyecekleri
çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı.
Şoke oldum doğrusu..
Dedim ki kendi kendime:
-'Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler, ama öldürmüyorlar...
Veyahut
isteseler önceden öldürebilirlerdi.. Halbuki beni cephenin gerisine
götürdüler..'
Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla 'Yazıklar olsun
bana' dedim.
'Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaşmaya gelmişim?
Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış' diyerek
pişman oldum..
Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye
düşündüm durdum günlerce..
Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk
milletini ömür boyu unutmamak
için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu
işte.."
Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:
Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken yaralarımı
iyileştirerek,
sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir
yerde yıllar sonra yine
iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk... Ne garip değil mi?
Avustralya 'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin
etmezdim.
Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar,
buna bütün kalbimle inanıyorum.
Peşinden nemli gözlerle "Bana adınızı söyler misiniz?" dedi.
"Ömer" cevabını verdim. Merakla tekrar sordu:
Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?"
-"Babam müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer
adını vermiş."
-"Senin adın müslüman adı mı?" Ben
-"Evet, müslüman adı" deyince yüzüme baktı, doğrulmak istedi. Onun yatakta
oturmasına yardım ettim.
Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
"Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller idi, şimdiden
sonra "Anzaklı Ömer" olsun."
-"Olsun" dedim. >>
-"Peki doktor beni müslüman eder misin?
Müslüman olmak zor mu ?"
Şaşırdım, nasıl da birdenbire müslüman olmaya karar vermişti.
Meğer o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için
gerçekleştirememiş..
-"Tabii" dedim. "Müslüman olmak çok kolay."
Sonra kendisine imanın ve İslamın şartlarını anlattım, kabul etti.
Hem kelime-i şehadet getiriyor,hem de ağlıyordu.. Mırıldandı:
"Siz müslümanlar tesbih çekersiniz, bana da bir tesbih bulsan da ben de
yattığım yerden tesbih
çekerek Allah'ımı ansam olur mu?" Bu sözden de anladım ki dedelerimiz
savaş esnasında Hakkı zikretmeyi
ihmal etmiyormuş. Hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim. Hasta
yatağında tesbih çekiyor, biz de tedavisiyle
ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti.
-"Beni yalnız bırakma olur mu?"
"Ne gibi Ömer amca?" "Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat!.. Sen çok
güzel şeylerden bahsediyorsun.
O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor."
O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi
anlattım.
Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum,
hastanenin genel
hoparlöründen bir anons duydum. "Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya
gelin!" Hemen yukarı çıktım.
Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ
elinde tesbih, açık duran
sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile koskoca
Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu.
Hemen başucuna oturdum, kendisine kelime-i şehadet söylettirdim, o şekilde
kucağımda teslim-i ruh etti... Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.Ne yalan söyleyeyim, ağladım...

 

 

ÇOCUKLAR İÇİN ÖLÜM NASILDIR

Batı dünyasından elimize geçen ve ölümle alâkalı olan çeşitli yazılar, İslâmiyetin her yaş grubu için ne kadar isabetli müjde ve telkinlerde bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Batılı bir çocuk eğitimcisinin başından geçen çok enteresan bir olay, bu hakikate misâl olarak gösterilebilir. 

     Bu eğitimcinin küçük yaştaki kızı, günün birinde, bir türlü yemek yemez olmuştur. Annesi çocuğa önce yemesi için yalvarmış, sonra zorlamışsa da fayda vermeyince acıkması için beklemiştir. Ancak aradan 2 gün geçtiği halde küçük çocuk, ağzına bir lokma dahi koymamıştır. En nihayet annesi çok ısrar edince, çocukcağız ağlamaya başlar ve dilinden şu sözler dökülür:
     
--Ne olur anneciğim sen de yeme, çünkü seni çok seviyorum. 

     Annesi, neden yememesi gerektiğini sorduğunda küçük kız sebebini söyler ve anne hayretler içinde kalır. Meğer küçük kız ile babası arsında birkaç gün evvel şöyle bir konuşma cereyan etmiştir. 

     --Baba, niçin yemek yiyoruz?
     
--Büyümek için.
     
--Büyüyünce ne olacak?
     
--İhtiyarlıyacağız.
     
--Peki ihtiyarladıktan sonra ne olacağız?
     
--Ne olacak, herkes gibi biz de öleceğiz... 

     O günden sonra çocuk yemek yememeğe karar vermiştir. Çünkü o, herkesin yemek yediği için öldüğünü zannedip; öyleyse yemek yemem; yemezsem büyümem, büyümeyince de ihtiyarlamam ve dolayısıyla ölmem diye düşünmektedir. Tabii kendisi ölmek istemediği gibi, çok sevdiği annesinin de ölmesini istemiyor. Bu sebeple O'nun da yememesi için, yalvarıp yakarıyor. Ve eğitimci bu hâdiseyi naklederek okuyucularına "Demek çocuklara anlaşılması zor olan ölüm ve âhiret gibi mevzuları anlatmamalıyız." diyor. Bunu burada noktalayıp bir başkasına göz atalım. 

     Doktor Di Freundin de, Readers Diegest adlı derginin bir sayısında "Çocuklara ölümden bahsetmeli mi?" Konulu bir yazı yayınlar ve ölüm konusunda şu tavsiyelerde bulunur. "Çocuğunuzun köpeği ölünce, derin bir uykuya daldığını, kardeşi, arkadaşı veya bir yakını ölünce de onların bir seyahate çıktığını söylersiniz." diyor. 

     Ancak birkaç gün sonra gelen yüzlerce mektupta; çocuğumuzu yatırıp uyutamıyoruz ve birlikte seyahate çıkamıyoruz. Çünkü köpeğinin ve arkadaşlarının başına gelen âkibetin, kendilerine de geleceğinden korkuyorlar, ne yapacağız, şaşkına döndük şeklinde birçok soru soruluyor. 

     Doktorun cevaben yazdığı yazı ise "Bu meseleyi fazla kurcalamakla hata ettik" şeklinde oluyor. 

     İşte bu cevaplar hiç şüphesiz çaresizliğin ve aczin, ilâhi esaslardan habersizliğin ifadesinden başka bir şey olmasa gerek. Demek ki, insan nev'inin yarısını teşkil eden çocuklar ancak ölüm sonrası bir hayat inancıyla insanca yaşayabilirler. Ve yalnız Cennet fikriyle onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefâtlara karşı dayanabilirler. Ve her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümlerinin onların endişeli nazarlarına çarpmasına, ancak ebedi hayatın müjdesiyle tahammül edebilirler. hem bunu tahmin etmek zor değildir. Çünkü çocuklar daha küçük yaşlardan başlayarak çeşitli ölüm-kalım tecrübeleriyle belirli bir ölçüde ölümle ilk karşılaşmaya doğru ilâhi bir programlama çerçevesinde hazırlanmaktadır. 

     Aydınlık ve karanlığın birbirini takibi, uyuma ve uyanık kalma dönemleri, çeşitli çocukluk oyunları ölüm ve hayat zıtlıkları şuurunu geliştirmekte, çocuk yavaş yavaş bazı şeylerin daimi ve düzenli bir şekilde gelip gittiğini, ister istemez öğrenmektedir. Bize düşen ise, en iyi ve realist telkini, ruha uygun olarak enjekte edebilmektir. Yeri gelmişken bu konuda da bazı tecrübe ve tespitlerin ışığında çocuktaki ölüm şuurunun kendini hangi yaşta gösterdiğne göz atalım. "Henüz 5 yaşına gelmemiş küçüklerin, ölümün varlığından bütünüyle habersiz ve herşeyin canlı olduğu, Macaristan, Çin İsveç, A.B.D. doğumlu çocuklarda yapılan testlerde hepsinin aynı kavrayış şeklini paylaştığı görülmüştür. 

     Çocuklara gerçeklerin bizim inancımız doğrultusunda öğretilmesi, onların yavaş yavaş ölüm fikrini kabul etmelerine ve bu tutumlarının düşünce ve konuşmalarına yansımasına sebep olur. 

     Pedagog ve psikologlar tarafından yapılan araştırmalar, çocuğun ruhî dünyasının en çok sarsıldığı yaşların 7 ve 9 yaşları olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü çocuğun ölümü ihtiva eden, ölü taklidi yapması gerektiren oyunlara merak sarması bu döneme rastlar. Ölü taklidinin yer aldığı oyunların oynanması, çocuğun ölüm düşüncesini hayatın içine yerleştirmesi açısından tesirli bir rol oynar. Bu dönemdeki çocukların çoğu ölümü, bütün hayatî faaliyetlerin süresiz olarak kesilmesi şeklinde benimserler. Ünlü bir pedegog olan Carlos Costanetana'ya göre; çocuk ancak kendini doğrulayacak tasvirlere dayalı his ve müşahede tahlillerini yapabilecek duruma eriştiği bu yaştan itibaren, dünyayı ve hayatı tanımayı öğrenmiş ve dolayısıyla içinde yaşadığı cemiyetin bir üyesi olmağa hak kazanmış demektir. 

     Hiç şüphesiz insanlar içinde yapılan bu araştırmalarda mantık ölçülerine sığmayan tecrübe ve buluşlara da rastlamak mümkündür. Ancak yine de bunların hepsi bir araya geldiğinde şaşırtıcı bir şekilde birbiriyle uyum gösteren bir tablo meydana getirmektedir. 

     Başta zikrettiğimiz iki misalde olduğu gibi; susmak veya meseleyi örtbas etmeye çalışmak kime ne kazandırır? Aslında bizce hiç ehemmiyeti olmayan şeylerin dahi en ince noktalarını soran veya araştıran çocuk nasıl olur da kendisini ve bütün yakınlarını alâkadar eden ölüm ve âhiret gibi mevzuları sormaz, araştırmaz?. 

     Eğer siz ona "Ölüm yokluk değil!.. Hiçlik değil!... Sönmek değil!... " hakikatını ve kabir kapısının nur âlemine açılan bir kapı olduğunu anlatamazsanız çocuğun, küçücük kalbi paramparça olacaktır. Oynamakta adi bir oyuncağı dahi elinden almaya çalıştığınızda ağlayan çocuk, eğer ahireti bilmezse, hergün beraber oynadıkları kardeşinin veya sevdiği bir yakınının birdenbire kaybolmasına nasıl tahammül edecektir?
     Halbuki ruhu, "âhirete îman" nuruyla aydınlanan bir çocuğun çehresindeki teessür sisi dağılacak "Gerçi çok sevdiğim oyun arkadaşım veya kardeşim öldü, ama Cennetin bir kuşu oldu; orada bizden daha iyi yaşar. Hem nasıl olsa biz de O'nun yanına gideceğiz. Ölüm yok olmak değil ki üzüleyim. ölüm sadece bir vatan değişikliğinden ibarettir." düşüncesi şuur ve hislerine akseder aksetmez, gözyaşları dinecek ve o küçücük kalbi huzur bulacaktır. 

     Yazımızı Prof. dr. Atalay yörükoğluínun ölüm ve çocuk konusundaki bir tavsiyesiyle bitirelim: "Çocuklar ölümle çok erken yaşlarda ilgilenmeye başlarlar. Öldükten sonra iyilerin cennete gideceğini öğrenmek onlar için çoğu zaman yatıştırıcı olur... Sevdiği dedesi ölen bir küçük çocuk, bu gerçeği çok güzel dile getirmişti: dedem beni bırakıp cennete gitti, orada başka çocuklarla oynuyor!.. "

     Yörükoğlu çocuğun bu durumuyla ilgili olarak anne ve babalara son tavsiyesi; onların sevdiği kişilerle bir öte dünyada buluşmak ümidini kırmayın şeklindedir. 

     Son olarak şunu da ifade edelim ki; ölüm meslesini çocuklara doğru biçimde anlatmanın yolu asıl biz büyüklerin onu doğru şekilde anlamamızdan geçer.

 

Evrâd ü Ezkâr

Herkesin, hizmet içindeki temsil durumuna göre evrâd ü ezkârı olmalı. Mesela ben, kendimi beş-on insanın okuduğu evrâd kadar evrâd okumaya mecbur hissetmeliyim. Ve kendi kendime demeliyim ki; madem o kadar insan sana teveccüh ediyor, öyleyse o teveccühün hakkını vermeli ve herkesden daha çok Allah ile irtibatını kavî tutarak bir taraftan bu nimete şükretmeli, öte taraftan nimetin devamına talebini böyle dile getirmelisin. Evet böyle diyor ve bunu da tatbik etmeye çalışıyorum.

Buradan hareketle bir beldenin, bir müessesenin, bir yurdun, tâ herhangi bir eve varıncaya kadar her bir ünitenin başında bulunan insanlar, temsildeki yerlerine göre evrâd ü ezkârlarını çoğaltmalı ve mutlaka Rabbleri ile olan münasebetlerini kuvvetlendirmeliler. Aksi halde bulundukları makamın hakkını eda etmemiş olurlar.

Lütfen, kimse “o kadar yoğun işin arasında vakit bulamıyoruz, gece geç vakitlerde eve yorgun olarak” geliyoruz vs. türünden mazeretler uydurmasın. Böyle uydurma mazeretlerin arkasına sığınanlar, dönüp günlük hayatlarına baksalar bir hiç uğruna ne kıymetli zamanlarını harcadıklarını görüp utanacaklardır. Bunu bir başka zaman ifade ederken “Türk insanı zamanzededir. Bazen bir bardak çay için saatlerini harcar, bazen de en hayatî işleri adına vakit bulamaz” demiştim. Evet, günlük hayatımızı murakabe ettiğimizde buna bir hayli misal bulabiliriz. Boş ve abes şeylerle zayi ettiğimiz dünya kadar zamanımız olduğunu söylemeye gerek yok... Şimdi bir taraftan böylesine cömertçe harcanan zaman, öte taraftan en hayatî mevzulara vakit bulamama, bunun te’lifini yapmada biraz zorlanacağız.

Netice itibariyle, bir kere daha hatırlatmalıyım ki; mutlaka herkesin evrâd ü ezkâra ayıracağı bir zamanı olmalı ve o, bu konuda hiçbir mazeret ileri sürmemelidir.

 

 

Bu site, http://www.nurkalesi.com temel alınarak hazırlanmıştır. Sitenin tüm hakları saklıdır.

nurkalesi © 2008