|
Makaleler |
![]() |
|
|
|||||||||
| ||||||||||
|
| |||||||||
| ||||||||||
|
PRENS BISMARCK'IN BEYANATI
Muhtelif devirlerde, beşeriyeti idare etmek için taraf-ı Lâhutîden geldiği iddia olunan bütün münzel semavî kitapları tam ve etrafıyla tetkik ettimse de, tahrif olundukları için, hiçbirisinde aradığım hikmet ve tam isabeti göremedim. Bu kanunlar değil bir cemiyet, bir hane halkının saadetini bile temin edecek mahiyetten pek uzaktır. Lâkin Muhammedîlerin (a.s.m.) Kur'ân'ı, bu kayıttan âzâdedir. Ben, Kur'ân'ı her cihetten tetkik ettim, her kelimesinde büyük hikmetler gördüm. Muhammedîlerin (a.s.m.) düşmanları, bu kitap Muhammed'in (a.s.m.) zâde-i tab'ı olduğunu iddia ediyorlarsa da, en mükemmel, hattâ en mütekâmil bir dimağdan böyle harikanın zuhurunu iddia etmek, hakikatlere göz kapayarak kin ve garaza âlet olmak mânâsını ifade eder ki, bu da ilim ve hikmetle kabil-i telif değildir. Ben şunu iddia ediyorum ki, Muhammed (a.s.m.) mümtaz bir kuvvettir. Destgâh-ı kudretin böyle ikinci bir vücudu imkân sahasına getirmesi ihtimalden uzaktır. Sana muasır bir vücut olamadığımdan dolayı müteessirim, ey Muhammed (a.s.m.)! Muallimi ve nâşiri olduğun bu kitap, senin değildir; o Lâhutîdir. Bu kitabın Lahutî olduğunu inkâr etmek, mevzu ilimlerin butlanını ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için, beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir. Ben, huzur-u mehabetinde kemal-i hürmetle eğilirim. Prens Bismarck
Allah'ın özü ve nitelikleri nelerdir? Allah, yarattığı şeylerden; onların hakikisinden ve izâfîsinden tamamen başkadır. Kaldı ki, insan, şu sınırlı âlemde hep, sınırlı düşünür, sınırlı görür, sınırlı duyar. Evet, insanın bu âlemde gördüğü şeyler, milyonda beş nisbetindedir. Duyduğu şeyler de o kadar. Meselâ o, sâniyede 40 defa ihtizaz (titreşim) yapan bir sesi duymaz. Binleri aşan ihtizâzı da duymaz. Öyle ise insanın, sesleri duyup alması sınırlıdır. Bu da, ancak milyonda çok küçük nisbetde bir şeydir. O'nun görüş ve duyuş sahası da çok dardır. Bu kadar sınırlı gören, duyan, bilen bir insanın "Allah için görülmüyor? Nasıldır?" demesi -hâşâ!- O'na kemmiyet ve keyfiyet izâfe ederek, O'nun üzerinde düşünmesi, dolayısıyla da haddini bilmemesi demektir. Sen nesin ve neyi biliyorsun ki, Allah'ı da bilesin!.. Allah kemmiyet ve keyfiyetten münezzehtir ve senin nâkıs kıstaslarınla ölçülmeyecek kadar muâllâdır. n) Sen ışık hızıyla trilyon sene ötelere gitsen ve trilyonlar senelik öteleri görsen, sonra gördüğün bu kâinatları üst üste yığsan; bunlar, O'nun varlığına nisbetle mikroskobik bir şey bile olamaz. Bizler daha Antartika kıtasını bilemezken, bütün kevn-ü mekânları evirip çeviren Allah'ın -hâşâ- ve kellâ- "nitelik" ve "niceliği" hakkında nereden bilgimiz olacak!! Allah, Allah olduğu için, O'nun tâbiriyle "nitelik" ve "nicelik"ten de mukaddes ve münezzehtir. O, bizim, her türlü tasavvurlarımızın ötesinde, ötelerin de ötesindedir... Kelâmcı: "Aklına her ne gelirse, Allah ondan başkadır" der. Tasavvufçu ise: "Aklına ne gelirse, onun verâsının ve verâsının verâsındadır. Ve sen, dâima seni saran perdelerle âdetâ bir fanus içindesin..." Descartes der ki: "İnsan, her şeyi ile sınırlıdır. Sınırlı olan bir şey, sınırsızı düşünemez."Allah ise, varlığı sınırsızdır; nâmütenâhidir. Binâenaleyh, sınırlı düşünen insanoğlu O'nu ihâta edemez. Alman edibi Goethe: "Seni binbir isminle anıyorlar, ey Mevcûd-u Meçhûl! Biri değil, seni binlerce isminle ansam, yine de seni senâ etmiş sayılamam. Çünkü sen, her türlü tavsifin verâsındasın" sözüyle, bu mevcûd-u meçhûlu anlatır bize... Mütefekkirler, Allah'ı mevcut, fakat idrâk edilmez bir mevcut olarak mütalâa ederler. Allah, insanın kavrayabileceği, bilebileceği şeylerden değildir. Göz, O'nu göremez, kulak O'nu işitemez. Öyle ise, sen, O'nun hakkında sadece Nebîlerin ta'limine uyup öylece inanmalısın!.. Allah nasıl bilinir ki: O vücudun da, ilmin de ilk mebdei, ilk illetidir. Varlığımız, O'nun varlığının nurunun gölgesi; ilmimiz, O'nun muhît olan ilm-i İlâhîsinin bir şemmesidir. Evet, bir seviyede, Allah'ı bilmenin ve irfan sahibi olmanın yolu vardır: Ne var ki bu yol, eşyayı bilme yolundan bütün bütün başkadır... Yanlış yolla O'nu tanımağa kalkanlar, nefislerinin gururunu kıramamış, iç müşâhedenin ne olduğunu duyamamış, tadamamış bir kısım talihsizlerdir ki; "Allah i aradım da bulamadım" hezeyânıyla fen ve felsefe nâmına dalâletlerini izhâr ederler. Allah öyle bir Allah'tır ki, gerek enfüsî ve gerekse âfâkî, kalb ve ruhun mi'racında seyr-i rûhî ve kalbî varlığını ve varlığının zarûrî olduğunu gösterir ve ruhumuzun derinliklerinde kendini bize hissettirir. İşte bütün ilimlerimizin kökü olan bu vicdânî duygu, bizdeki sınırlı ilimlerin, şuurların, akılların, fikirlerin hepsinden daha kuvvetlidir. Böyle iken, biz çok defa vücudumuzdan ve bu iç sezişten zuhul ederiz de hata ve dalâletlere düşeriz. Kâinat, bunu hatırlatıcı bin dil ve bin teldir. Kur'ân, belâğatlı lisaniyle en büyük hatırlatıcı, Peygamberimiz ise en mükemmel bir tebliğcisidir. "Sığmam dedi hak, arz-u semâya Kenzen bilindi, dil ma'deninden" Allah hakkında, biz bize öğretilenden başkasını bilemeyiz. Akıl, bu sahada bir şey söyleyemez. Bu mevzûda aklın yapacağı şey, vahyin rehberliğini kabulden ibarettir. Bunu şöyle bir misâlle anlaşılır hâle getirebiliriz: Meselâ; bizler bir çatı altında oturuyoruz. Bir aralık kapının vurulduğunu duyduk. Evet, hakikaten kapı vuruluyordu. İçimizden bazıları, kapının vurulmasından anlaşılanı aşarak, bir kısım mütâlâalarda bulunmaya başladılar: "Efendim kapıyı vuran şöyle bir zâttır, böyle bir zâttır" ilh... Biz, buna tasavvur diyoruz. Bir diğer grup ise, böyle bir meselede, aklın tasavvur etmeye mecâli yoktur. Akla düşen şey, kapının vurulmasıyla arka tarafta birinin bulunduğunu tasdîk; fakat kim olduğunu belirleme hususunu, kapıyı vurmak suretiyle kendini bize tanıttırmak isteyen zâta bırakmak olacaktır. Biz buna teakkul akletme, anlama diyoruz. Bu misâli, mevzuumuza şöylece tatbik edebiliriz: Biz Allah'ı (cc) eserlerinden isimlerine, isimlerinden sıfatlarına, sıfatlarından tecelli-i zât'a yükselerek tanımağa çalışırız. Yânî, eserlerinde tecelliden isimleriyle tecelli etmesine geçerek kâinatı dolaşır, sıfatların tecelli ufkuna ulaşır; gaybdan şuhûda yükseliriz ve müşahede zevkimiz arttıkça, tecelli-i zât için sermest ve bîhûş çırpınıp dururuz. Gâh cemâl ve şefkât esintileriyle inbisât eder ve neşeleniriz; gâh celâl, mehâbet ve korku içinde ra'şedâr olup ürpeririz. Görülüyor ki Zât-ı Bârî hakkında, bizim "ma’rûfumuz" ve "malûmumuz" ölçüsü içinde bir şey diyemiyoruz. O'nun, bilinmesini, kendine has lisan ve lehçesi içinde, şehâdet ve gayb âleminin birleşme noktası olan vicdâna bırakıyoruz. Evet, Allah isimleriyle ma'lûm, sıfatlarıyla muhât, zâtıyla mevcuttur; Hz. Sıddîk'ın ifâdesiyle: O'nu idrâk, idrâkten acz ifâdesi içindedir. Veya en büyük Tarifçiye isnad edilen bir sözdeki itirafla, "Seni hakkıyla bilemedik ey Ma i-ûf" ölçüsüyle bir ma'rûf ve malûm'dur. Kur'ân-ı Kerim'in, O'nun ef âli ve icraatına dâir verdiği tariflerde ise, O'nu ef âl ve sıfatlarıyla bir Ma'bûd-u Mutlak tanır; kemâl sıfatlarla bilinebileceğine kalben yükselir, cemâlde (sonsuz güzellik kaynağı) olan kemâlini (mutlak eksiksizlik ve kusursuzluğunu) görürüz. Öyle ise, ahd u peymânımızı bir kere daha yenileyerek, şöyle diyebiliriz: Ey Ma'bûd-u Mutlak!... Seni hakkıyla bilemediğimiz muhakkak; ama bizlere şah damarlarından daha yakın olduğu ve normo âlemdeki bu yakınlığın içinde, bütün bir semâvatı kitap sayfaları gibi açıp kapamadaki azametini, sineğin gözü ile güneş manzûmesi arasında va'zettiğin şürimsi âhengi, rûhumuza bir nurlu yol kabul ederek, binlerce, yüzbinlerce menzilde sana ait eserlerle zâtını tanıyor, tecellilerinle bütünleşiyor ve itmi'nana eriyoruz. M. Fethullah Gülen
| ||||||||||
|
İnandım Demek Yetmez “Kim daha çok uyanıksa, o daha dertlidir. Kim işi daha iyi anlamışsa, onun, daha sarıdır benzi.” Mevlânâ İnsanın en değerli varlığı olan inanç, olumsuz etkenlerin tehdidi altındadır. Bu nedenle inanç duygusunu bütün gerçekliğiyle canlı tutmak gerekir. Bu da ancak sürekli tefekkürle, inancın gerektirdiği eylemle gerçekleşir. Eğer bu yapılmazsa onu dış etkenler gizli gizli kemirir; sonunda yara alır, yozlaşır sağlam inanç. Sınırlar özen ister... İnsan, “İŞARET”leri gözden kaçırmamalı.Nefsin sisi, bakışı ağır ağır perdeler. İnsan, inanç yörüngesinden ağır ağır ağır kopar da yolunu kaybederse, bir süre sonra kendini tanıyamaz. Bu gerçeği en iyi bilen Hz. Ömer (r.a.), “Bende münafıklık âlâmeti görüyor musun?” diye, sık sık sahabeden Huzeyfe’ye (r.a.) sorardı. İnançta duyarlık, insan için gerçekten hayati bir konudur. “İnancım tam mı?”, “Gereğini yerine getiriyor mu?”, “Coşku üretiyor mu?” diye, eğer inancını korumak istiyorsa, kuşku duymalı, tedirgin olmalı insan!..
İnanç, sadece dilde ifadesini bulan bir söz değildir. O , insanın ruhundan ve kalbinden taşar, sonra da aksiyona dönüşüp meyvelerini verir. Yüce Rabbimiz buyuruyor: “İnsanlar, inandık deyince denenmeden bırakılacaklarını mı sanıyorlar?” (Ankebut, 2-3) Demek ki bu konuda insandan bir duyarlık bekliyor sevgili yaratıcı... Bu gerçek üzerinde dikkatle, önemle durulmalı. İnanç, yaşanmak ister. Taraftarı olabilmek, gerçekten ona sahip olabilmek için, coşkusunu yaşamak gerekir bu inancın. İnsan bu duyarlıkla gerçeğin yanındadır. İnsan bu duyarlıkla yaşatır inancını... İman esaslarının özeti “Âmentü” dür. Başlangıç, temel değer Allah’ın varlığıdır. İnandım demek yetmez. Yüce isimleriyle, sıfatlarıyla, tefekküre dalarak Allah’ı tanımalı. “Her şeye gücü yeten”, “Yaratan”, “Rızık veren”, “Yaşatan”, “Bağışlayan, “Öldüren”, “Dirilten” bir Allah’ı düşünmek insan için ne engin sevinç ve ferahlıktır. Bu güçlü inançla Melekler, Kitaplar, Peygamberler, Ahiret günü, Kaza ve Kader gibi, diğer amentü gerçekleri daha iyi, daha kolay kavranır. İnanç, hayatın ışığıdır. Her şeyin her şeyle ilgisini bu ışıkla görerek dikkatli olur insan. “Aklı olan ve onunla sonuçları sezen insan, olayların sebeplerini ve onların ilerleyişini görür, onların ilk nedenlerini bilir, benzerlikleri karşılaştırabilir, bugünkü olayları gelecektekilere bağlayabilir; bütün hayat yolunu kolayca görür ve oradan geçmek için gerekli şeyleri hazırlar.”1 Gerçeğe inanç ve bağlanışıyla insan, sonsuzun yolcusudur. İnanç, yaşama sevincidir. Bu inancıyla insan her şeyi, herkesi yol arkadaşları olarak görür. Kendisine gülümseyen çiçekleri selamlar. Batan güneşin tekrar doğuşunu görüp içi sevinçle titrer, coşkuya kapılıp düşüncelere dalar, “Ben de bir gün böyle yeniden doğacağım”, “Bu enfes yolculuk, sebepsiz olamaz!” der. Mümin, bu tefekkürü sürekli gündeminde tutarak hayat yolunda yürür, Allah’la yaşamanın derin mutluluğuna erer, ibretle bakıp ders alarak evrenle bütünleşir. İnandım demek yetmez. İnsanın önünde bir yarışma alanı, bir sahne açılmış. Neyi, nasıl algılayacak ve yaşayacak diye, insanın rolü, oyunu denenecek. Bilgi, inancın gereğini yerine getirmede insana yardımcıdır. Bilgiyi böylece yaşanır kılar insan. Bilgi gerekli, fakat yeterli değil. Üretken kılmak için bilgiyi işlemek, duyguya, inanca, sonra da yaşama dönüştürmek gerekir. Gerçek, ancak kendisini sevenlere büyük gizini verir. İnsan ancak hayran olursa sever, severse ilgilenir, araştırır, öğrenir, benimser, o şeyle bütünleşir. İnsan, nerede, niçin olduğunu inanç duyarlığında yaşar. İnsan bu duyarlıkla sürekli kendisine “Kim?” olduğunu sorar. Sorumluluğunun bilincine varabilmesi için, insan, yaratılışına yönelmek zorundadır. Fıtri yaşamına ters bir hayat sürüşü, insanın bölünme, bozulma nedenidir. İnsan ancak kimliğini araştırırken gerçeği bulabilir. Kendini tanımak en değerli bilgidir. Bir amaca yönelmeden, bir şeye ilgi duymadan önce, insan kendini tanımalı. İnsan ancak o zaman kendisi olabilir. İnsan ancak o zaman evrendeki yerini, sesini bulabilir. Kendini tanımak özgürlüğe ermektir. Bitkisel hayattan, ancak böyle kurtulabilir insan. İnsan, eğer bu duyarlığı, dikkati göstermezse, farkına varmayarak, alışkanlığın kıskacına girer. İnsan bu alışkanlıkla, bilgili, inançlı olsa bile, erdemin çiçeklerini istemeyerek çiğner. İnsan işte o zaman bakıyorken göremez. İnanç, güçlü irade ister. Güçlü olan insan, özgür olan insandır. Kendi benliğini disiplin altına alma, bütün erdemlerin kökü ve temelidir. “Kendine emredemeyen, her zaman uşak kalır”2 İnandım demek yetmez. Yaşadığına dair bir iz, bir belge ister inanç. İnsan, sorularla test etmeli kendini. “Aşını kaç kez bir fakirle paylaştın?”, “Kaç kez bir başkasının kederini azalttın?”, “Ve kaç kez inancını, bir inançsıza açtın?”. “Niçin bu sahnedeyim diye, hiç sordun mu kendine?” “Söyle kaç kişiye güleryüzünle güven ve neşe verdin?” İşte, kalbinin pancurlarını öz susamışlığına kapatan biri! “İnançlıyım diyordun, hiç ilgini çekti mi?” İnanmak istediği halde inanamayan kişi, inançlının uzağında kalamaz... İnsan bilmese, farkına varmasa da, fıtratı gerçeğin özlemi içindedir. Dönecek ama, nereye nasıl? Çırpınıyor, fakat ümit edemiyor. Boğuyor, bunaltıyor arzular. Dönecek ama, bir ışık göremiyor! “KURTARIN BENİ!!!” Ey insan, söyle inançlıysan, kaç kez bu çığlığı işittin? Peygamber niçin, kimin için gelmişti???
Yazıda kullanılan “Eylem” kelimesine açıklık getirmeli. Bu, bazen etkili bir söz, bir yazı, bir mektup, bazen bir uyarıdır. İnsanın gücüyle orantılı olarak zararlıyı önlemede önemli bir konudur. Sevgi kadar bazen öfke de değerlidir. Bu öfke aynı zamanda mahşer günü insana yöneltilen, “BENİM İÇİN NE YAPTIN?” sorusuna cevaptır. Asıl olan “metot”tur. Fakat inançları eğer çiğneniyorsa, asla neşelenemez, seyirci kalamaz insan!!! Bu öfke hiç kuşkusuz inancın gereğidir. Allah’a göstereceğimiz bu “içtenlik”tir belge. Ve Allah’ın ipine sarılıştır içtenlik. İman bir intisaptır, okyanusa katılan bir damla gibi büyür, insan bu intisapla kurtulur yalnızlıktan. İnandım demek yetmez. İnanç, Allah ve peygamber sevgisiyle, gecede ve gündüzde, asırların üstünde çağlayan sesi duymayı gerektirir: “Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. (Mûminûn, 116) “O, her an kâinata tasarruf etmektedir.” (Rahman, 29) “... Allah her şeyi kuşatır.” (Nisa, 126) İnanmış insan, bir gezegen gibi, bu ebedi gerçeğin yörüngesinde yüzer; bu ebedi gerçek, bir nabız gibi atar damarlarında. Bu insan olayların asla oyuncağı olmaz, bir sultan gibi yaşar. Allah’ın büyük rahmetini inanç gösterir göze. Eğer inanç olmazsa, ne güneşin doğuşu kalbe bir duygu verir, ne de gözleri kapalı yavru kuşu, annenin besleyişi... İnsan, gerçekten bakıyorken göremez. Hayatı bugün zehirleyen manzara, hep bu duyarsızlığın sonucu değil midir? İnsana bakın; zor nefes alıyor, güneş görmeyen meyvesiz ağaç gibi, öyle sönük bir iman ki, kalpte sıkışmış kalmış. Üstünde “Kırılır! Dikkat!” yazılı bir eşya kadar önemsenmeyen insan, ne kadar öksüz bugün. Bu dikkat gösterilmediği için, “insan” kaybolmuş... İnsan, nakışları dökülmüş kırık bir vazo... Bitkisel bir hayatla kalbi atıyor yalnız... Hilkatin sırrı, gerçeğin boyutları gizlenir “Amentü”de. Âmentü bir tohumdur. Bu tohumla açılır namaza, oruca, hacca, zekâta ve binbir hayra, iyiliğe yol. Mutluluk çağında neydi o büyük coşku? Üstünde titreyelim... Bu inanç her şeyimiz!.. Zorluğu yenmek için direnmek, inancın değerini anlamak, korumak, böylece “Varolmak” gereklidir. Şu gerçek bilinmeli. Engeli inanç aşar. Feridüddin-i Attar’a ait bir öykü önemlidir: Padişahın çok sevdiği özel bir av köpeği vardı. Avını yakalamada usta ve mâhirdi. Bu köpeğe padişah çok değer verir, ava her çıkışta yanından ayırmazdı. Köpeğin tasması mücevherle süslenmişti. Ayaklarında altından ve gümüşten yapılmış halhallar ve bilezikler vardı. Sırtı da sırmalı atlas çulla kaplıydı. Günlerden bir gün, padişah yine her zamanki gibi, yanında köpeği, maiyetiyle ava çıkmıştı. Tasmanın ipek ipi elinde, at üzerinde neşeyle yol aldığı sırada, padişah, köpeğin bir şeyle oyalandığını farketti. Tasmanın ipini çektiyse de, aynı yerde kalmakta diretiyordu köpek. Padişah, nihayet köpeğin bulduğu bir kemikle ilgilendiğini gördü, dehşet içinde kaldı. İnanamıyordu gözlerine bir türlü. — Huzurumda başka bir şeyle meşgul olmak! Beni unutarak hem de! Nasıl olur bu??? diye, hiddetle haykırdı. Padişah, son derece üzgündü. Köpeğin nankörlüğü, vefasızlığı, duygusuzluğu çok dokunmuştu ona. Bir köpek de olsa, affedemiyor, mazur göremiyordu. Bu mesele, çözülmez bir muamma gibi gelmiş, “Bir anda, hem de bir kemikle beni nasıl unutur?” diye, padişah aynı şiddetle yeniden haykırmıştı: — “Bu kadar ihsana karşı!” Köpek, bu hiddetin manasını kavramakta gecikmedi ama, iş işten geçmişti. Padişah, tasmanın ipini derhal elinden bırakıp: — Yol verin şu edepsize! diye emretti. Etrafındakiler, “Padişahım, üstündeki mücevherleri, altınları ve gümüşleri alalım da öyle bırakalım” dedilerse de, padişah: — Hayır! Bırakınız öyle gitsin! dedi ve ilave etti: — Bırakınız öyle gitsin! Öyle gitsin de, ıssız, kızgın çöllerde onlara bakarak, kaybettiği şeylerin acısını yaşasın!!! İnsan! Ya insan! Allah’ın ihsanının acaba farkında mı? İnsan biraz düşünse; “Hiçlik vâdilerinde, hırsla at koştururken seyreden demek sendin!”, “kovmadan, azarlamadan, gerçeği görüp belki bir gün dönerim diye, sabırla bekleyen, gözetleyen beni, demek hep sendin Rabbim!!!” diyerek, boğulur hıçkırığa. Cehaletlerin en düşündürücüsü, ALLAH’ın mülkünde oturup, O’nun verdiği nimetleri yiyip, O’nun güneşiyle aydınlanıp, O’nun çiçeklerini koklayıp, sonra da O’nun varlığından habersiz yaşamaktır. Yaratılışına ters bir hayat sürüşü, insanın en önemli bölünme nedenidir. Her düşüş, her aldanış, hırsla fani şeylerin peşinden sürükleniş bizi O’ndan ayırır. Zerreden güneşlere kadar Allah’ı hatırlatan o kadar çok şey var ki, denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa, yazmakla bitmez bunlar. Haydi bir köpek neyse, Fakat küçük bir çıkar karşısında, nasıl unutur insan? Niçin, niçin unutur??? Şimdi bir kez daha, güncelliği süren gerçeği konuşalım. Duyarsızlık nereden mi geliyor? Yıllardır “Güneş”i saklama çabasında bir eğitim sistemi değil mi bunun tek sorumlusu!!! İnsan, çocuklukta başlayıp, etkisinde kaldığı şeylerin özetidir. İnandım demek yetmez. İnanç uyanıklık ister. Kötülükler, doğmadan önlenmeli. İnsan, birbirine bağlı görünmez işleyişin bilincinde değilse, bir gün apansız sonuçla karşılaşır. Başlangıca yönelen yok... Öyle cahil asır ki, hâlâ bardağı taşıran son damlayla, yaydan fırlayan okun iziyle uğraşıyor. Çocuk korumasızdır. ORMANDA AYILAR SARMAMIŞTIR ONU. FAKAT TV’DE BİNBİR GÖRÜNTÜ VE SES ONA DARBELER VURUR... İnsanı, kendisinden başka bir şey olmaya zorlarsanız, mahvetmiş olursunuz. İnandık demek yetmez. ÇOCUĞU GÖRMELİ...
| ||||||||||
|
AMERİKADA ÇANAKKALE GAZİSİ 1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Muşluoğlu, görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor: Amerika 'ya gittiğim ilk yıllar.. New York'da Medical Center Hospital'da görev almıştım.
Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi
| ||||||||||
|
ÇOCUKLAR İÇİN ÖLÜM NASILDIR Batı dünyasından elimize geçen ve ölümle alâkalı olan çeşitli yazılar, İslâmiyetin her yaş grubu için ne kadar isabetli müjde ve telkinlerde bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Batılı bir çocuk eğitimcisinin başından geçen çok enteresan bir olay, bu hakikate misâl olarak gösterilebilir. Bu eğitimcinin
küçük yaştaki kızı, günün birinde, bir türlü yemek yemez olmuştur.
Annesi çocuğa önce yemesi için yalvarmış, sonra zorlamışsa da fayda
vermeyince acıkması için beklemiştir. Ancak aradan 2 gün geçtiği halde
küçük çocuk, ağzına bir lokma dahi koymamıştır. En nihayet annesi çok
ısrar edince, çocukcağız ağlamaya başlar ve dilinden şu sözler dökülür:
Annesi, neden yememesi gerektiğini sorduğunda küçük kız sebebini söyler ve anne hayretler içinde kalır. Meğer küçük kız ile babası arsında birkaç gün evvel şöyle bir konuşma cereyan etmiştir. --Baba,
niçin yemek yiyoruz? O günden sonra çocuk yemek yememeğe karar vermiştir. Çünkü o, herkesin yemek yediği için öldüğünü zannedip; öyleyse yemek yemem; yemezsem büyümem, büyümeyince de ihtiyarlamam ve dolayısıyla ölmem diye düşünmektedir. Tabii kendisi ölmek istemediği gibi, çok sevdiği annesinin de ölmesini istemiyor. Bu sebeple O'nun da yememesi için, yalvarıp yakarıyor. Ve eğitimci bu hâdiseyi naklederek okuyucularına "Demek çocuklara anlaşılması zor olan ölüm ve âhiret gibi mevzuları anlatmamalıyız." diyor. Bunu burada noktalayıp bir başkasına göz atalım. Doktor Di Freundin de, Readers Diegest adlı derginin bir sayısında "Çocuklara ölümden bahsetmeli mi?" Konulu bir yazı yayınlar ve ölüm konusunda şu tavsiyelerde bulunur. "Çocuğunuzun köpeği ölünce, derin bir uykuya daldığını, kardeşi, arkadaşı veya bir yakını ölünce de onların bir seyahate çıktığını söylersiniz." diyor. Ancak birkaç gün sonra gelen yüzlerce mektupta; çocuğumuzu yatırıp uyutamıyoruz ve birlikte seyahate çıkamıyoruz. Çünkü köpeğinin ve arkadaşlarının başına gelen âkibetin, kendilerine de geleceğinden korkuyorlar, ne yapacağız, şaşkına döndük şeklinde birçok soru soruluyor. Doktorun cevaben yazdığı yazı ise "Bu meseleyi fazla kurcalamakla hata ettik" şeklinde oluyor. İşte bu cevaplar hiç şüphesiz çaresizliğin ve aczin, ilâhi esaslardan habersizliğin ifadesinden başka bir şey olmasa gerek. Demek ki, insan nev'inin yarısını teşkil eden çocuklar ancak ölüm sonrası bir hayat inancıyla insanca yaşayabilirler. Ve yalnız Cennet fikriyle onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefâtlara karşı dayanabilirler. Ve her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümlerinin onların endişeli nazarlarına çarpmasına, ancak ebedi hayatın müjdesiyle tahammül edebilirler. hem bunu tahmin etmek zor değildir. Çünkü çocuklar daha küçük yaşlardan başlayarak çeşitli ölüm-kalım tecrübeleriyle belirli bir ölçüde ölümle ilk karşılaşmaya doğru ilâhi bir programlama çerçevesinde hazırlanmaktadır. Aydınlık ve karanlığın birbirini takibi, uyuma ve uyanık kalma dönemleri, çeşitli çocukluk oyunları ölüm ve hayat zıtlıkları şuurunu geliştirmekte, çocuk yavaş yavaş bazı şeylerin daimi ve düzenli bir şekilde gelip gittiğini, ister istemez öğrenmektedir. Bize düşen ise, en iyi ve realist telkini, ruha uygun olarak enjekte edebilmektir. Yeri gelmişken bu konuda da bazı tecrübe ve tespitlerin ışığında çocuktaki ölüm şuurunun kendini hangi yaşta gösterdiğne göz atalım. "Henüz 5 yaşına gelmemiş küçüklerin, ölümün varlığından bütünüyle habersiz ve herşeyin canlı olduğu, Macaristan, Çin İsveç, A.B.D. doğumlu çocuklarda yapılan testlerde hepsinin aynı kavrayış şeklini paylaştığı görülmüştür. Çocuklara gerçeklerin bizim inancımız doğrultusunda öğretilmesi, onların yavaş yavaş ölüm fikrini kabul etmelerine ve bu tutumlarının düşünce ve konuşmalarına yansımasına sebep olur. Pedagog ve psikologlar tarafından yapılan araştırmalar, çocuğun ruhî dünyasının en çok sarsıldığı yaşların 7 ve 9 yaşları olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü çocuğun ölümü ihtiva eden, ölü taklidi yapması gerektiren oyunlara merak sarması bu döneme rastlar. Ölü taklidinin yer aldığı oyunların oynanması, çocuğun ölüm düşüncesini hayatın içine yerleştirmesi açısından tesirli bir rol oynar. Bu dönemdeki çocukların çoğu ölümü, bütün hayatî faaliyetlerin süresiz olarak kesilmesi şeklinde benimserler. Ünlü bir pedegog olan Carlos Costanetana'ya göre; çocuk ancak kendini doğrulayacak tasvirlere dayalı his ve müşahede tahlillerini yapabilecek duruma eriştiği bu yaştan itibaren, dünyayı ve hayatı tanımayı öğrenmiş ve dolayısıyla içinde yaşadığı cemiyetin bir üyesi olmağa hak kazanmış demektir. Hiç şüphesiz insanlar içinde yapılan bu araştırmalarda mantık ölçülerine sığmayan tecrübe ve buluşlara da rastlamak mümkündür. Ancak yine de bunların hepsi bir araya geldiğinde şaşırtıcı bir şekilde birbiriyle uyum gösteren bir tablo meydana getirmektedir. Başta zikrettiğimiz iki misalde olduğu gibi; susmak veya meseleyi örtbas etmeye çalışmak kime ne kazandırır? Aslında bizce hiç ehemmiyeti olmayan şeylerin dahi en ince noktalarını soran veya araştıran çocuk nasıl olur da kendisini ve bütün yakınlarını alâkadar eden ölüm ve âhiret gibi mevzuları sormaz, araştırmaz?. Eğer siz ona "Ölüm
yokluk değil!.. Hiçlik değil!... Sönmek değil!... " hakikatını ve kabir
kapısının nur âlemine açılan bir kapı olduğunu anlatamazsanız çocuğun,
küçücük kalbi paramparça olacaktır. Oynamakta adi bir oyuncağı dahi
elinden almaya çalıştığınızda ağlayan çocuk, eğer ahireti bilmezse,
hergün beraber oynadıkları kardeşinin veya sevdiği bir yakınının
birdenbire kaybolmasına nasıl tahammül edecektir? Yazımızı Prof. dr. Atalay yörükoğluínun ölüm ve çocuk konusundaki bir tavsiyesiyle bitirelim: "Çocuklar ölümle çok erken yaşlarda ilgilenmeye başlarlar. Öldükten sonra iyilerin cennete gideceğini öğrenmek onlar için çoğu zaman yatıştırıcı olur... Sevdiği dedesi ölen bir küçük çocuk, bu gerçeği çok güzel dile getirmişti: dedem beni bırakıp cennete gitti, orada başka çocuklarla oynuyor!.. " Yörükoğlu çocuğun bu durumuyla ilgili olarak anne ve babalara son tavsiyesi; onların sevdiği kişilerle bir öte dünyada buluşmak ümidini kırmayın şeklindedir. Son olarak şunu da ifade edelim ki; ölüm meslesini çocuklara doğru biçimde anlatmanın yolu asıl biz büyüklerin onu doğru şekilde anlamamızdan geçer.
| ||||||||||
|
Evrâd ü Ezkâr Herkesin, hizmet içindeki temsil durumuna göre evrâd ü ezkârı olmalı. Mesela ben, kendimi beş-on insanın okuduğu evrâd kadar evrâd okumaya mecbur hissetmeliyim. Ve kendi kendime demeliyim ki; madem o kadar insan sana teveccüh ediyor, öyleyse o teveccühün hakkını vermeli ve herkesden daha çok Allah ile irtibatını kavî tutarak bir taraftan bu nimete şükretmeli, öte taraftan nimetin devamına talebini böyle dile getirmelisin. Evet böyle diyor ve bunu da tatbik etmeye çalışıyorum. Buradan hareketle bir beldenin, bir müessesenin, bir yurdun, tâ herhangi bir eve varıncaya kadar her bir ünitenin başında bulunan insanlar, temsildeki yerlerine göre evrâd ü ezkârlarını çoğaltmalı ve mutlaka Rabbleri ile olan münasebetlerini kuvvetlendirmeliler. Aksi halde bulundukları makamın hakkını eda etmemiş olurlar. Lütfen, kimse “o kadar yoğun işin arasında vakit bulamıyoruz, gece geç vakitlerde eve yorgun olarak” geliyoruz vs. türünden mazeretler uydurmasın. Böyle uydurma mazeretlerin arkasına sığınanlar, dönüp günlük hayatlarına baksalar bir hiç uğruna ne kıymetli zamanlarını harcadıklarını görüp utanacaklardır. Bunu bir başka zaman ifade ederken “Türk insanı zamanzededir. Bazen bir bardak çay için saatlerini harcar, bazen de en hayatî işleri adına vakit bulamaz” demiştim. Evet, günlük hayatımızı murakabe ettiğimizde buna bir hayli misal bulabiliriz. Boş ve abes şeylerle zayi ettiğimiz dünya kadar zamanımız olduğunu söylemeye gerek yok... Şimdi bir taraftan böylesine cömertçe harcanan zaman, öte taraftan en hayatî mevzulara vakit bulamama, bunun te’lifini yapmada biraz zorlanacağız. Netice itibariyle, bir kere daha hatırlatmalıyım ki; mutlaka herkesin evrâd ü ezkâra ayıracağı bir zamanı olmalı ve o, bu konuda hiçbir mazeret ileri sürmemelidir.
| ||||||||||
|
Bu site, http://www.nurkalesi.com temel alınarak hazırlanmıştır. Sitenin tüm hakları saklıdır. nurkalesi © 2008 | ||||||||||