Ben kimim? Nereden gelip nereye gidiyorum? Varlığımın mânâsı nedir? Dünya nedir? İnsan niçin yaratılmıştır.?

Nurdan Damlalar Risale-i Nurdan sizlere için...

Nurdan Vecizeler

Herbir ağaç, Bismillah der. Hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor.

 

 

 

İŞTE GÖZÜNÜ BİR DEFA DAHA GÖĞE ÇEVİR, DİKKATLE BAK. ORADA HİÇBİR ÇATLAK GÖREBİLİR MİSİN? Sözler

 

 

 

Biz gidiyoruz, aldanmakta fayda yok. Gözümüzü kapamakla bizi burada durdurmazlar; sevkiyat var. SÖZLER

 

 

 

Eyvah! Aldandık. Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zâyi ettik. Evet şu güzerân-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi, bir rüzgar gibi uçar gider. SÖZLER

 

 

 

İnsan küçük bir cisim ise de, büyük âlemi içine alacak kadar büyüktür. Risale-i Nur

 

 

İnsan Nedir?

Ey Kendini İnsan Bilen İnsan Kendini Oku

Kâinatta niçin bitmek tükenmek bilmeyen bir faaliyet vardır? Neden atomlar ve yıldızlar durmaksızın haraket etmektedirler? Her an etrafımızda meydana gelen yıkılış ve yapılışların hikmeti nedir?

Bütün bu ve benzeri soruların cevaplarını bulma yolunda kâinatın her tarafına yayılmış işaretleri okuyup anlamak için bir yolculuğa ne dersiniz? İşte bu sayfalarda böyle bir yolculuğa çıkmış Bediüzzaman Said Nursî'nin, yolculuğunu anlattığı seyahatnamesi ve düşünmeye yöneltmek istediği diğer yolcular için bir el kitabı olan Risâle-i Nur Külliyatını; kâinattaki isimlerinin tecellilerinden haraketle Yaratıcıyı tanımak için onunla birlikte yolculuğa çıkan kişilerin düşünce ve hislerini bulabilirsiniz. Ya da maddeci felsefenin, imanı hedef alan saldırılarının yoğunlaştığı çağımızda "tahkikî iman" olarak adlandırılan, ilme ve araştırmaya dayalı imanı kazanma ve kazandırma yolcululuğuna ne dersiniz? Eğer cevabınız evet ise doğru yerdesiniz. Gelin, hep beraber, insanları olduğu kadar bütün yaratılmışları da dost ve kardeş olarak gören güzel insanların sohbetlerine katılarak yartılış gayemizi anlamaya ve Yaratıcımızı tanımaya çalışalım.

Ey İnsan Nereye Gidiyorsun!..

Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Otuz İkinci Sözün âhirinde denildiği gibi, dünyanın bin sene mes'udâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rüyet-i cemâline mukabil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâlin daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun. Müptelâ ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbuplarda ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki hüsün ve Kat'iyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir. Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama mânen ve maddeten müptelâ olur. Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta, sahipsiz, hâmisiz bir surette, âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder? İşte bu âvâre nev-i beşer içinde, bu perişan, fâni dünyada, insan sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar biçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur.

Düşünmek ve Bulmak

İnsanın bu dünyaya gelişinin hikmeti ve gayesi nedir sorusu yaklaşık 3000 yıldır insanlık âleminin kafasını karıştıran, aklını meşgul eden ve beynini fırtınalara boğan en düşündürücü sır olmuştur. Bu soruya insan nedir, nereden geliyor ve nereye gidiyor soruları da eklenince mesele içinden çıkılmaz bir hal almış ve hatta bazı filozofları akıldan istifa ettirerek onlara kâinatın ve insanın varlığını yok saydırmıştır. İnsanlığın ilk zamanlarından yani Hz. Adem'den itibaren akıl ve göz sahibi her insan önce başını kaldırdığında yıldızlarla süslenmiş gökyüzündeki muhteşem intizamı ve harika güzelliği hayranlıkla seyretmiş, sonra başını eğdiğinde yeryüzünde serilmiş olan sanatlı çiçekleri ve latif meyveleri takdirle temâşâ etmiştir. Güneşten, aydan tutun da nar ağacına, papatya çiçeğine, serçe kuşuna kadar canlı cansız her mevcudun son derece sanatlı ve vazifesine bağlı olduğunu fark eden bu insan şu soruyu da aynanın karşısına geçip kendi kendine sormak zorunda kalmıştır: Canlı ve cansız bütün varlıkların kainat içinde belli güzellikleri, görevleri ve sorumlulukları var o halde benim; insan ve özellikle kâinatın efendisi olarak onlarınkinden çok daha mühim bir vazifem ve sorumluluğum olmalı değil mi? Kâinat fabrikası benim için çalışıyor ve çarklar benim için dönüyorsa ben kimin için çalışmalıyım ve amacım ne olmalı? Benim bir yaratılış gayem yoksa meyvesi olduğum kâinat ağacı abes olmaz mı? Her ağacın en az beş yüz meyvesi varsa insanın da öldükten sonra çürüyüp toprak olmak yerine ebedi bir hayatta ebedi meyveler vermesi gerekmez mi?.. Bunun gibi daha nice sorular insanlık âleminin yetiştirdiği dahilerin gündelik medyasını oluşturmuştur.

 

Senin vücudun taştan,demirden değildir. Belki daima ayrılmaya müsait muhtelif maddelerden terkip edilmiştir. Gururu bırak, aczini anla, malikini tanı, vazifeni bil, dünyaya ne için geldiğini öğren. LEMALAR

 

 

 

Bir köy muhtarsız olmaz, Bir iğne ustasız olmaz; sahipsiz olamaz. Bir harf katipsiz olamaz biliyorsun. Nasıl oluyor ki nihayet derecede muntazam şu memleket Hâkimsiz olur? SÖZLER

 

 

 İnsan ebed için halkedilmiş ve ebede gidecektir. Bu dünya ona bir misafirhanedir ve âhiretine bir intizar salonudur. SÖZLER

"İnsanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar. MEKTÛBAT

 

 

 

 

 

Hakikatı müdrik bir insan, fânilerin sahte iltifatlarına kıymet vermez ve arkasına dönüp bakmaz.

 

 

İnsan küçük bir cisim ise de, büyük âlemi içine alacak kadar büyüktür. Risale-i Nur

 

 

Semâ ve zemini, rızkınıza iki hazine gibi müheyya edip oradan yağmuru, buradan hububatı çıkaran kimdir? Allah'tan başka sema ve zemini iki muti hazinedar hükmüne kimse getirebilirmi? Öyle ise, şükür O'na münhasırdır.

 

 

Bahar ve yaz mevsimi: Zira yüz binler muhtelif mahlûkatın taifeleri birbiri içinde beraber icad edilir, rû-yi zeminde yazılır. Galatsız, kusursuz, kemâl-i intizamla değiştirilir. Binler sofra-i Rahmân açılır, kaldırılır, taze taze gelir. Herbir ağaç birer tablacı, herbir bostan birer kazan hükmüne geçer.

Risale-i Nur Hakikatinden

İlim ve Teknik asrının ve modern çağ insanının aradığı Kur'ân yorumunu, en mükemmel şekliyle Risâle-i Nur'da bulmak mümkündür. Bu yorum, "ruh-u aslî" yi rencide etmeden, asrın idrakine uygun izahları içeren bir özelliğe sahiptir. Risâle-i Nur, Kur'ân'ın bu asra bakan mesajını anlayıp yorumlama konusunda "tecdid" vazifesini yerine getirmiştir.

İMAN

"İman cenab-ı Allah'ın kullarına verdiği bir nurdur ve insan bunun ile âlâyı illiğine çıkar ve iradesi mertebesinde mükafat alır. Terakki eder."

 

Herkesin, îman mukabilinde bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlar ile müzeyyen ve bâki ve dâimi bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvası başına açılmış. Eğer îman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyunluk tâunuyla çoklar o dâvasını kaybediyor. Hattâ bir ehl-i keşif ve tahkîk, bir yerde kırk vefiyatdan yalnız birkaç tanesi kazandığını sekeratta müşahede etmiş; ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği dâvanın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?

Mükemmel bir nizam içinde dönen cansız ve şuursuz koskoca yıldızlar ve en güzel tablonun bile sahte olduğu için onun yanında beş para etmediği ağacıyla, kuşuyla gerçek tabiat tablosu en büyük sanatkârı ve sonsuz kudret sahibi Allah' ı aklı başında her insana açıkça haber verir. O zaman bütün bu soruların cevaplarını bu kâinatın yaratıcısından sormak en mantıklı çözümdür. Zira bir kitabın niye yazıldığını en iyi bilen o kitabı yazandır. Şu kâinat da baştan başa ilim ve hikmetle donatıldığı için bir kitap gibidir. Kâinat kitabının mânâsını ve bu kitabın en geniş ve en önemli konusu olan insanın gayesini bu kitabın sahibinden sormak yapılabilecek en akıllıca iştir. Rabb'imiz de bu yüzden kendi yazdığı kâinat kitabını bizim anlayabileceğimiz başka bir kitapla tefsir etmiş ve yorumlamıştır. Bu kitap Kur'ân-ı Kerîm'dir. Hatta her kitaba bir de muallim lazım olduğu için peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) da Kur'an-ı Hakîm'in muallimi ve öğreticisi olarak bize gönderilmiştir. Şu halde insanın kendi istemediği, kendi düşünmediği ve kendi kara vermediği halde bu dünyaya gelişinin daha doğru bir ifade ile gönderilişinin hikmetini Kur'ân-ı Kerîm'den öğrenmek îcâb etmektedir. Burada yine büyük bir müşkil karşımıza çıkmaktadır: Peygamber (S.A.V.) 'ın zamanı 14 asır önce gelmiş ve geçmiştir. Peki, bu zamanda bize Kur'ân'daki mânâları ve sırları Cenâb-ı Allah'ın kastettiği şekilde ve tam doğru olarak kim açıklayacak ve beyinlerimizi aşındıran meseleleri Kur'ân'a tam uygun olarak kim îzah edecektir? Evet bize öyle bir eser lâzımdır ki Cenâb-ı Hakk'ın Kur'ân'daki âyetlerinin mânâlarını; bizim dilimizde, yazarının aklını hiç karıştırmadan ve bulaştırmadan bildirsin ve Kur'an hakikatlarını sâfi, hâlis, aynen olduğu gibi aktarsın.

 

Evet, kâinatta hiçbir zişuur, (şuur sahibi) kâinatın büyün eczâsı kadar şahidleri bulunan Hâlik-ı Zülcelâl'i inkâr edemez. Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği (yalalayacağı) için susar, lâkayt (alakasız) kalır. Fakat O'na iman etmek Kur'an-ı Azimüşşan'ın ders verdiği gibi, O Hâlikı, sıfatları ile isimleri ile umum kâinâtın şehâdetine (şahitliğine) istinâden kalben tastik etmek; ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; günah ve emre muhâlefet etmek iledir. Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir.

 

İ'lem eyyühe'l-aziz! İsm-i Celâl, alelekser nevilerde, külliyatta tecellî eder. İsm-i Cemal ise, mevcudatın cüz'iyatına tecellî eder. Bu itibarla, nevilerdeki cûd-u mutlak, celâlin tecellîsidir. Cüz'iyatın nakışları, eşhasın güzellikleri cemalin tecellîyatındandır. Ve keza, celâl, vahidiyetin tecellîsinden, cemal dahi ehadiyetin tecellîsinden zahir olur. Bazan da cemal, celâlden tecellî eder. Evet, cemalin gözünde celâl ne kadar cemîldir; celâlin gözünde dahi cemal o kadar celîldir. İ'lem eyyühe'l-aziz! Basar masnuatı görüp de, basiret Sânii görmezse çok garip ve pek çirkin düşer. Çünkü, o halde Sâniin mânen, kalben görünmemesi, ya basiretin fıkdânındandır veya kalb gözünün kör olmasındandır. Veya pek dar olduğundan, meseleyi azametiyle kavramadığındandır. Veya bir hızlandır. Ve illâ, Sâniin inkârı, basarın şuhudunu inkârdan daha ziyade münkerdir.

Dünyanın ve hayatın mahiyetini bilen insanlar için, muvakkat âlâyişin, şan ve şöhretin hiç bir kıymeti yoktur.

Risale-i Nur Kur'anın Malıdır.

İslâmiyet'i ve Kur'ân'ı gönderen Âlemlerin Yaratıcısının bu dini ve bu kudsi kitabı yine kendisinin koruyacağı ve yayacağı muhakkaktır ve Kur'an âyetleri ile sabittir. Peygamber efendimizin bir hadîs-i şerîfinde de kıyamete kadar her yüz senede bir; dini ve mâneviyâtı kuvvetlendirmekle vazifeli birisinin gönderileceği haber verilmiştir. Bize de bu zamanın yani ilim ve fen asrının gerektirdiği gibi Kur'ân'ı ve îmânı; ilmî, mantıkî, aklî olarak îzah eden aynı zamanda şahsi yorumlar karıştırılmadan ilhâmen kaleme alınan eserler lâzımdır. Ancak böyle kuvvetli, kudsî ve halis bir eser ilim ve fen asrı 21. yüzyılın evlatları olan bizleri tatmin edebilir. Evet, bu zamanda ve bugünde milyonlarca insan bu bahsettiğimiz eserleri okumakta, dinlemekte, mütâlaa etmekte hatta bıkmadan usanmadan yıllarca derinden derine incelemekte ve neticede şu karara varmaktadır: Bu asrın sâfi, hâlis ve hakîki Kur'ân tefsiri 130 risâleyi içeren 12 kitaptan oluşan ve Bediüzzaman Said Nursi' nin kaleme aldığı RİSÂLE-İ NUR KÜLLİYÂTI' dır. Dikkat edilmesi gerekir ki Bediüzzaman' ın kendisi dahi Risâle-i Nurların şahsına ait olmadığını, kendi fikrinin mahsulleri bulunmadığını ve risalelerdeki harikalığın ve yüksekliğin Kur'an âyetlerinden geldiğini bir eserinde bizzat şöyle ifade etmiştir: Risâle-i Nur Kur'ân'ındır ve Kur'ân'dan çıkan bürhânî bir tefsirdir. Bu meyanda ne kadar söz söylesek bu eserlerin kıymetini tam takdir etmiş olamayız. Zira balı anlatmak yerine tattırmak lâzımdır. Risâle-i Nur' u insafla okuyan her akıllı insan bu eserlerin bu zamanda hem Kur'ân'ın bir elmas kılıcı; bürhanlı ve delilli bir tefsiri hem de onun parlak bir yansıması ve parıldaması olduğuna tam kanaat getirecektir.

 

 İNSAN
“Ey kendini insan bilen insan!
Kendini oku!
Yoksa hayvan ve camid hükmünde
insan olmak ihtimali var!”
Kâinat içinde en seçkin varlık insandır. İnsan, cismen küçükse de, mânen kâinattan daha büyüktür.
“İnsan nedir? Mahiyeti nedir? Vazifesi nedir?” şeklîndeki sorular, tarih boyunca düşünen beyinleri meşgul etmiştir. İnsanlığın felsefe ve düşünce tarihi, bu soruların cevaplarını arayış tarihidir. Kimi, insanı ekonomik bir varlık olarak görmüş; kimi, onu hayvanın hemen bir üst mertebesinde zannetmiş; kimi, onu sadece madde yığınından ibaret bir varlık olarak değerlendirmiştir.
Kur’ân-ın bize bildirdiğine göre, ilk insan Hz. Adem’dir.
Hz. Adem,
• Bütün enbiyanın pederi
• Divan-ı nübüvvetin fatihasıdır. Yani, bu ilk insanla beraber peygamberlik müessesesi de başlamıştır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Bu yönüyle, bütün peygamberlerin pederi durumundadır.
Hz. Adem’in yeryüzünde halife oluşuna alameti “talim-i esma”dır. Yani, Allah Ona eşyanın isimlerini, sırlarını öğretmiştir.
Talim-i esma,
Hz. Adem’in dâvâ- hilafet-i kübrada mu’cize-i kübrası yani yeryüzüne hilafeti için en büyük mu'cizesidir. Hz. Adem’e talim edilen isimler, insanlığa sunulan bütün ilim ve fenleri içine alır.
İnsan, cesed ve ruhtan müteşekkildir.
Cesed,
• İnsanın hanesi ve yuvasıdır. İnsanın cesedi, en antika san’atlarla süslenmiş, en kıymettar aletlerle donatılmıştır. Bunlardan bir kısmına, ileriki satırlarda temas edilecektir.
Ruh ise,
• Hayatın zatı
• Hayatın latîf ve sabit cevheri
• Hayatın kaynağı,
• Hayatın maddesi,
Zihayat, zişuur, nuranî, vücud-u harici giydirilmiş, cami’, hakikattar, külliyet kesb etmeye müstaid bir kanun-u emridir.
Yani, ruh şuurlu, nuranî, müstakil bir varlığa sahip, muazzam kapasiteli, hakikatlı, külliyet kazanmaya kabiliyetli bir varlık olup, Cenabı Hakk’ın "ol" emriyle yaratılmıştır.

Mahiyet itibariyle insan,
• Şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi
Hakikatı Muhammediye cihetiyle asıl çekirdeği
• Kâinat Kur’ânının en büyük âyeti
İsm-i âzamı taşıyan âyetel-kürsisi
• Kâinat sarayının en mükerrem/şerefli misafiri
• O saraydaki canlılarda tasarrufa yetkili en faal memuru
• Kâinat şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, varidat ve sarfiyatına ve zer ve ekilmesine nezarete memur ve yüzer fenler ve binler san’atlarla teçhiz edilmiş en gürültülü ve sorumlu nazırı
• Kâinat ülkesinin arz memleketinde, ezel ve ebed Padişahının gayet dikkat altında bir müfettişi, bir nevi arzın halifesi
Cüz’i ve külli hareketleri kaydedilen bir mutasarrıfı
• Gök-yer ve dağların kaldırmasından çekindikleri en büyük emanetin yüklenicisi
• Çok geniş bir ubudiyetle mükellef bir abd-i külli
• Kâinat Sultanının ism-i âzamına mazhar ve bütün esmasına en cami’ bir aynası
• Konuşmalarına en anlayışlı has bir muhatabı
• Kâinatın canlıları içinde en ziyade ihtiyaçlısı
• Hadsiz fakrıyla ve acziyle beraber, hadsiz maksadları ve arzuları ve nihayetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bir biçare zihayatı
• İstidatça en zengini ve hayat lezzeti cihetinde en acı çekeni
• Ebediyete en fazla ihtiyaç hisseden, muhtaç olan ve buna en lâyık olanı
Allahın çok harika bir kudret mu’cizesi
• Bir yaratılış mucizesi
• Kâinat ağacının
- en cami’
- en nazik
- en nazenin
- en nazdar
- en niyazdar bir meyvesi
Rububiyetin külli şuunatına şahit olarak, kesret dairelerinde vahdaniyet-i İlâhîyenin dellalı.
• Şu mevcudat içinde bir ustabaşı
• Şu dünyada kemiyet ve keyfiyet cihetiyle en ziyade istifade edeni
• Allah’ın rahmet hazinelerinin kuşattığı şeyleri tartmak, tanımak için en ziyade mizan ve aletlere malik olanı
• Kaînatın en mühim mahluku
• Zeminin sultanı
• Esma- İlâhîyeye ait garaibin fihristesi
Şuun ve İlâhî sıfatların bir mikyası
• Kâinattaki âlemlerin bir mizanı
• Bu büyük âlemin bir listesi
• Şu kâinatın bir haritası
• Şu kitabı ekberin bir fezlekesi (Şu en büyük kitap olan kâinatın özü, küçük bir misali)
• Kudretin gizli definelerini açacak bir anahtar külçesi
• Mevcudata serpilen ve vakitlere takılan kemalâtının en güzel bir sureti
• Gayet manidar Rabbani bir mektup
• Muntazam bir kader kasidesi
• Büyük kâinat mescidinde secde eden bir kul
• Kâinatın mevcudatıyla en ziyade alakadar olanı
• Bâki cemale bir ayna
• Sermedi kemale dellal ve muzhir
• Ebedi rahmete muhtac ve müteşekkir.
• Binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nevi lezzetler ile mütelezziz olacak bir canlı makine.
• Kâinat sahibinin en sevgili ve makbul bir kulu
• Görülen ve görülmeyen alemlerin bir hülasası.
• Arz cesedine üflenmiş bir ruh
• Esma- Hüsnanın nukuşundaki nakşı âzam. Yani, Cenabı Hakk’ın güzel isimlerinin nakışları içinde en büyük nakış. Meselâ, Mimar Sinan’ın bütün eserleri onu gösterir. Fakat Selimiye’de Sinan’ın ustalığı çok daha harikadır. Onun gibi, bütün varlıklar Allah’ı göstermekle beraber, O'nun san’atının zirvesini gösteren varlık insandır.
• Alemin yaratıcısının muhatabı ve dostu.
Rububiyetin kanunlarına ve icraat tellerine santral gibi bir mazhardır.

İnsan hayatı,
• Yazılmış bir kelime
• Kudret kalemiyle yazılmış hikmetli bir söz
• Bütün âleme tecelli eden esmanın odak noktası hükmünde bir camiiyetle, Zatı Ehad u Samed’e ayna
• Esma- İlâhîyenin definelerini açan anahtarların mahzeni ve nakışlarının bir küçük haritası ve cilvelerinin bir fihristesi
• Kâinatın büyük hakikatlerine ince bir kıyas ve ölçü
Hayy u Kayyumun manidar ve kıymettar isimlerini bilen ve bildiren, anlayıp anlatan yazılmış bir hikmet kelimesi
Acz ve zaafıyla, fakr ve ihtiyacıyla hayatı yaratanın kudret ve kuvvetine, ğına ve rahmetine aynadır.
İnsan hayatının hakiki hukuku,
• Şuur sahibi olan yaratıklara kendini okutturan Rabbanî bir mektup
• Yaratanı bildiren bir mütalagâh
• Cenabı Hakkın kemalini teşhir eden bir i’lannamedir.

Vazife ve mertebe noktasında insan,
• Şu haşmetli kâinatın dikkatli bir seyircisi
• Şu hikmetli mevcudatın belağatlı bir lisan-ı natıkı (konuşan bir dili)
• Şu âlem kitabının anlayışlı bir mütalaacısı
• Şu tesbih eden mahlukatın hayretli bir nazırı
• Şu ibadet eden masnuatın hürmetli bir ustabaşısı hükmündedir.
İnsanın ne olduğunu ve ne vazife görmek için yaratıldığını gösteren üstteki veciz ifadelerden sonra, “insan, konuşan bir hayvandır” şeklindeki bir tarifin ne kadar cılız kaldığı açıkça hissedilmektedir.
İnsana verilen bütün maddî ve mânevî cihazlar, aletler, latife ve duygular, üstteki zikredilen vazifeleri görmesi için verilmiştir. Hatta, ilk bakışta onun aleyhine gibi görünen nihayetsiz acz ve fakr,
• İnsanı makam-ı âlâ- ubudiyete uçuran iki kanattır. Yani, insan nihayetsiz acz ve zaafıyla ibadetin en üst makamına uçabilmektedir.
Fakr, kenz-i ğınadır. Yani, insan nihayetsiz muhtaç oluşuyla, nihayetsiz ğına ve servet sahibi Allah’a iltica eder, Onun rahmetine mazhar olur. Zengin olanlar fakir olanlara verdikleri gibi, gerçek zengin olan Allah, Ona el açıp isteyenlere verir.
İnsanın mahiyetinde yer alan nefis,
• Şeytanın geçici bir talebesi
• Dalalet ehlinin ve maddeci felsefecilerin bir vekilidir. Bu haliyle nefis, hayat boyu bir mücadelenin vesilesidir.
İnsan, gök-yer ve dağların yüklenmekten kaçındıkları ve aczlerini gösterdikleri bir emaneti sırtlamıştır. Bu emanetin pek çok cihetlerinden birisi enedir. Ene,
• Gizli hazineler hükmünde olan Cenab-ı Hakkın isimlerinin anahtarı
• Mânâsı kendisinde olmayan ve başkasının mânâsını gösteren vücud-u insaniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel,
• Mahiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip
• Şahsiyet-i Ademiyetin kitabından bir eliftir.
İnsan, bu ene ile Allah’a muhatap olur. Kendisinde bulunan cüz’i ilim, irade, kudret, san’at gibi şeyler ile Allah’ın sonsuz ilim, irade, kudret, san’atının farkına varır.


İnsandaki azalar ve duygular,
İnsandaki akıl, kalp, göz ve dil gibi azalar,
• Ebedi hayatın esaslarını ve ahiret saadetinin levazımatını temin etmek için verilen, güzel birer Rahmani hediyedir.

Bunlardan Akıl,
• İnsanın en kıymettar cihazı.
• Nurani bir cevher.
• Sahibini ebedi saadete hazırlayan Rabbani bir mürşid.
• İlâhî, kudsi defineleri, hem kâinatın binler hazinelerini açan pırlanta gibi bir anahtardır.

Kâlp,
• Varlıkların Yaratıcısına en nurlu ayna
• Kâinatın hadsiz hakikatlerinin mazharı, medarı, çekirdeği
• İnsan makinesinin merkezi ve zembereği.
• Binler âlemin mânevî haritası
• Allah’a müteveccih bir telefon
• Mânevî hayatın kaynağı ve makinesi
Gayb âlemlerine karşı pencere
• İmanın mahalli.
Mazhar-ı hissiyatı vicdan, ma’kes-i efkârı dimağ olan bir latife-i Rabbaniyedir.
Yani, kalp Rabbani bir latifedir. Hissiyatının görüldüğü yer vicdan, fikirlerinin yansıdığı yer dimağdır.

Üstte zikredilen özellikleri mahiyetinde taşıyan kalp, imanın nuruyla nurlanır ve Allah’ı zikirle şeffafiyet kazanır.
Böyle şeffafiyet kazanan selim ve nurani kalbler,
• Böyle kalpler, gerçeğe yönelik ve ona ulaşan ve gerçeğin kendisinde temessül ettiği küçücük birer marifet arşı,
• Son derece kapasiteli birer Samedani ayine.
• Hakikat güneşine karşı açılan pencerelerdir. Güneş-misal olan gerçeklere, bu şeffaf pencerelerden bakılır.
Bediüzzamanın, müstakim ve münevver akıllar, selim ve nurani kalplerle ilgili şu tespiti son derece dikkat çekicidir:
Müstakim ve münevver akıllar, selim ve nurani kalpler, (istikametli ve nurlu akıllar, selametli ve nurani kalbler)
• Alem-i gayb ve âlem-i şehadet ortasında insani berzahlardır. İki âlemin birbiriyle temasları ve muameleleri insana nispeten o noktalarda olmaktadır.
Yani, gerek müstakim ve münevver akıllar, gerekse selim ve nurani kalpler, görülen ve görülmeyen âlemlerin ortasında, insana ait geçit noktalarıdır. İnsan, gayb ve şehadet âlemleriyle temasını akıl ve kalbi vasıtasıyla yapar. Meselâ, insan kalben Allah’a yalvarır. Kalp telefonuyla, doğrudan doğruya halini Cenab-ı Hakka arzeder. Allah’tan kalbine ilham parıltıları gelir. Aklına hads şimşeği çakar.

İnsanın en değerli azalarından olan göz,
• Ruhun penceresidir. (Ruh bu âlemi o pencere ile seyreder)
• Şu büyük kâinat kitabının bir mütalaacısı,
• Şu âlemdeki Rabbani sanat mu’cizelerinin bir seyircisi,
• Şu dünya bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek arısı,
• İlâhi kütüphanenin mütefennin bir nazırı,
• Kâinat yüzündeki hüsün ve cemal gibi kıymettar cevher hazinelerinin bir anahtarı,
• Kalbin sırlarına bir aynadır.

Azalarımızdan dil,
• Kelime ağacı
• İlâhî rahmet hazinelerinin hünerli bir nazırı
• Kudret mutfaklarının şükreden bir müfettişi
• Rahmetin hususi hazinelerinin nezaretçisi
• Kalbe ve ruha ve dimağa tam bir tercüman ve santraldır.

Mânâ âlemimizi meydana getiren temel unsurlardan biri vicdandır. Vicdan,
• İnsanın fıtrat-ı zişuuru. (İnsanın şuur sahibi fıtratı)
• Fizik ve metafizik alemlerin birleşme noktası ve berzahı/ geçit yeri
• İki âlemden birbirine gelen seyyaratın mültekası (kavuşma yeri)
• Akla bir penceredir.
İnsanda yer alan hayal ve hafıza gibi latifeler, akıl ve kalbin yardımcılarıdır. Bunlardan hayal,
• Aklın bir hizmetkârı ve tasvircisidir.
Hafıza ise,
• Dimağın cebi
• Alemin hafızası olan levh-i mahfuzun küçük bir nümunesi
• Kalbin mercimek kadar bir sandukçası
• İnsanın dimağındaki pek büyük ve pek küçük kütüphanesi durumundadır.
İnsan, et ve kemikten meydana gelen basit bir canlı değildir. Cesedine göz, kulak, el, ayak gibi organlar takıldığı gibi, ruhuna da şefkat, muhabbet, merak gibi latifeler takılmıştır. Bu latifeler, hiçbir zaman maddeye irca edilemez şeylerdir.

Bu latifelerden şefkat,
• İnsanın en latîf ve şirin bir seciyesi
Allahın merhametinin bir cilvesi
• Nurani bir iksir
Allahın rahmetinin en latif, en güzel, en hoş, en şirin bir cilvesidir.
İlk anda şefkatle aynı zannedilen muhabbet,
• İnsanın en lezzetli, tatlı ve kıymetli hissi
• Şu kâinatın bir varlık sebebi
• Şu kâinatın rabıtası (bağı)
• Şu kâinatın nuru ve hayatıdır.
İnce duygularımızdan merak ise,
• İlmin hocasıdır. Yani, eğer insana merak verilmeseydi, ilim diye birşey olmayacaktı. İnsanlar hiçbir şeyi merak etmeyecekler, araştırmayacaklardı.
İşte, insanın mahiyeti böyle kıymettar cihazlardan müteşekkildir. Bu mahiyetiyle insan, yeryüzündeki bütün elektronik eşyanın tamamından daha hassas bir yapıya sahiptir. Gözü harika bir kamera, kulağı bir anten, hafızası bir arşiv, beyni en kompleks bir santral... gibidir.
İnsanla ilgili baştan buraya kadar olan kısım, bir bütün olarak mütalaa edilirse, insanın “ahsen-i takvim”de yaratılması sırrı ortaya çıkar. “Nefsini bilen Rabbini bilir” mânâsı anlaşılır. İnsanın küçük bir kâinat olduğu bilinir. İnsanlar arasındaki dereceler tezahür eder. Evet, bazı insan vardır ki bir damlada boğulur. Bazıları da kâinatı aşar, âlemleri akıl ve kalbinde misafir eder.

 

NEYE İNANMAK

İman deyince akla ilk gelen şey inanmak ; Yani gördüğüne veya görmediğine inanmak olacaktır. Peki neye inanmak? İnsan maddi yönden gördüğüne daha çok inanır, görmediğinden ise şüphe duyar. Allah'a iman ise görmeden o'na inanmaktır. görmediğimiz şeyleri iman gözlüğünü takarak akıl yoluyla görmek ve iman etmektir. Görünmeyen şeyler nelerdir? akıl, irade, şuur, sevgi, üzüntü gibi şeylerdir, her insan benimde bir aklım var ve o manevi cihazlarım olmazsa şuurlu bir şekilde hareket edemem der. Mesela: İnsan; Kâinattaki çeşitli yiyeceklerin lezzetlerini ayrı ayrı tadar, zevk alır ve en güzel nimetlerin kendisine sunulduğunu, o'nun için bir ikram-ı ilâhi olduğunu tespit eder ve bunca envâların diğer canlılara -Hayvanlara- nispeten en iyi gıdaların kendisine takdim edildiğini anlar bunu da akıl yolu ile en güzel bir şekilde idrak eder. Şuursuz, akılsız varlıklar -Hayvanlar- öyle değillerdir, onlar bunca lezzetli en latif gıdaları şuurlu bir şekilde ayırt etmesini bilmezler, belki kendi yediği Otundan, samanından zevk alır ve Hâlikına şükreder ama İnsana nispeten akıl cihetinde ne geçmişten elemi ve nede gelecekten endişesi vardır,bu ise gösteriyor ki; İnsanın bir aklının, şuurunun, iradesinin ve hayal gibi duygularının olduğunu bilmesidir ve akıl yoluyla iman etmesidir. İman noktasının diğer bir yönü ise intisap yani bağlanmaktır, İman etmek özellikle bahsedilen gayb-i görmediği şeylere iman etmek zor değildir, peki görmediğine nasıl inanacak? Elbette mevcud olan duyguları; akıl, şuur, irade gibi manevi varlıkları söz konusudur ve İnsan nereden geldim? sorusunu kendine sorduğu zaman ve geldiği yerin öncesini düşündüğü zaman yok gözüken bir gayb-i alemin varlığının olduğunu ve kendisini -kendi iradesi dışında- külli bir irade ile gönderildiğini ve bu alemin gözükmediği halde mevcut varlığın söz konusu olduğunu duyguları olan akıl, şuur, irade gibi manevi duygularını çalıştırarak akıl yoluyla anlar iman eder ve o'na intisap (Bağlanır) eder. Başka bir misal verecek olursak: kör bir İnsanın parmak uçlarını kullanarak dokunmasıyla gördüğü gibi , beşer de akıl yoluyla iman gözlüğünü takarak görecek ve manevi varlıklara intisap edecektir. İnsanın görebilmesi içinde bir nokta-i istinad-ı,dayanak noktası olması lazım ve elzemdir. Hedef gözetilmeden nişan alınmaz. İnsan kendisini ilgilendiren en önemli konusu olan şu soruları kendine sorması; Ben nereden geldim?, niçin bu yeryüzüne gönderildim?, benden ne isteniyor? ve nereye gönderileceğim? gibi soruları hedef tutması ve bu soruları kafasından atmak yerine aklından çıkarmadan haki katları, gerçekleri daima hatırlayarak hedefi bu olmalıdır. "İki cihanın ve iki hayatın medar-ı saadeti yalnız imandır." İnsan bu arayışlar içinde, bu sorularla kendisinin de bir sahibi olduğunu, bir sanatçısı olduğunu ve onu gönderen bir zatın varlığının olduğunu araması ve onu bulması gereklidir. Yoksa dünyada büyük sıkıntılar çeker, Hayatı veren zatın ölümden sonrada tekrar hayat vereceğini bildiği zaman büyük bir huzur duyacaktır. Yoksa insan mevtten (ölüm ) sonra hayatın olmadığını hiç olup, Yok olup gideceğini düşündüğü zaman büyük acılar çeker, her halde en önemli meselesininde ilerideki gideceği âlem olduğunu anlar ve bu sorularla aradığını bulur iman eder. Ona intisap eder büyük huzur duyar. Yoksa insan kendine değer vermiyor demektir. Bir binayı ayakta tutan sağlam temelidir. Temel olmazsa binada olmaz ve ayakta durmaz, İnsanında temeli imanıdır, ayakta tutan odur, insan iman etmezse kendisini boş şeylere verir ve Dünyada büyük bir sarsıntı çeker. "İman insanı insan eder. Belki insanı sultan eder." sözüyle de hem dünya hem ahiret saâdetini iman ile tadar, ruhunda derin bir huzur olur, yoksa dünya lezzetlerinden dahi mahrum kalır ve tad alamaz kendini aldatır. "İman cenab-ı Allah'ın kullarına verdiği bir nurdur ve insan bunun ile âlâyı illiğine çıkar ve iradesi mertebesinde mükafat alır. Terakki eder."

 

İMAN HAKİKATİNDEN DELİLLER - 1

TABİAT DİYORLAR Kâinat her an milyonlarca faaliyete sahne olmakta. Bu haliyle dev bir labaratuvara, yahut muazzam bir sahneye benziyor. Müthiş manevraların yapıldığı bir ordugaha, akıllara durgunluk verecek büyüklükte bir fuara veya milyarlarca yaratığın istifade ettiği geniş bir sofraya da benzetebiliriz. İşte dünyamız! Güneşin etrafında büyük bir hızla dönüyor, fakat uzaya fırlamıyor ve üzerindeki yolcuları olan insanları, hayvanları, bitkileri ve cansızları, hiç incitmeden binlerce yıldır taşıyor. Güneş! Her sabah bir başka güzellikle ve tam vaktinde doğuyor. Kendisine verilen ısıtma ve aydınlatma vazifesini büyük intizamla yerine getiriyor. Boşlukta asılı yıldızlar, dünyamızdan binlerce defa daha büyük o dev küreler, gök kubbede parlamaya devam ediyorlar . Her yerde, her an bir başka harika san'at eseri ortaya çıkıyor. Bir minicik tohum atıyorsunuz toprağın bağrına, üstünü örtüp suluyorsunuz. Bir süre sonra bir de bakıyorsunuz ki, güzeller güzeli bir filiz olmuş. Derken büyüyor bu filiz; dal oluyor, yaprak oluyor, nihayet lâtif çiçekler açıp, tatlı meyveler veriyor. Bir kanarya yumurtasını düşünün. Küçücük bir yuvarlak. Zamanı gelince çatlıyor bu yumurtacık. Bir de bakıyorsunuz, içinden bir baş uzanmış; mini mini, narin mi narin bir baş. Henüz setleşmemiş gagası, tüylenmemiş vücuduyla o minik kuş yavrusu çıkıveriyor dünyaya. Renkli tüylerden elbise giyiyor ve akıl almaz namelerle ötmeye başlıyor... İnsana bakın! Başlangıçta bir damla su. Zamanı gelince kan pıhtısı oluyor, kemik oluyor bu damla. Vakit tamam olunca da bir bebek kazanıyor dünya. Gören gözler, işiten kulaklar, koku alan burun, tutan el, yürüyen ayak, hisseden kalb, düşünen beyin ... Yavaş yavaş oluyor bütün bunlar. Öyle bir an geliyor ki, o bir damla su misafiri olduğu dünyanın seyrini değiştirebiliyor. Kâinatta olup biten harikulade işler, saymakla bitecek gibi değil. Bakıyorsunuz, her iş büyük bir nizam ve intizam içinde yapılıyor. Her faaliyette bir fayda ve hikmet gözetiliyor. Şuurlu bir ölçüyle yaratılıyor her şey. Hiçbir şey başıboş değil; hiçbir mahlûk kendi haline bırakılmamış. Soruyorsunuz: Kim yaratıyor bütün bu sanat eserlerini? Bu faaliyetleri yürüten, yıldızları çarptırmadan döndüren dünyayı canlılara beşik yapan, milyarlarca canlıya vakti vaktine rızık veren kim? Kimdir o yaratıcı ki, toplu iğne başı kadar bir tohumdan dev gibi bir ağaç, bir damla sudan insan çıkartıyor? "Tabiat" diyor bazı kimseler; uydurulmuş şekliyle "Doğa" "Televizyonda, radyoda, gazete ve dergilerde, hatta ders kitaplarında zaman zaman raslıyorsunuz bu kelimeye Sormak lâzım böyle diyenlere: Tabiat nedir? En kısa tarifiyle "Canlı ve cansızların hepsi" diyecekler. Halbuki cansızların kendi başarına bir şey yapamayacakları apaçık bir gerçek değil mi? Çekici, çiviyi, tahtayı koyun bir odaya, milyon sene bekleyin, şuurlu bir usta bunları kullanmadığı sürece bir sehpa bile yapılamayacaktır. Toprak, hava, su ve güneş ışığı, elbette çekiçten, çividen ve tahtadan daha şuurlu değildir. Oysa bir kar tanesi bile bir sehpadan daha mükemmeldir. Hâl böyle olunca, cansız, akılsız, şuursuz, kuvvetten, iradeden mahrum tabiatın basit bir canlıyı bile yapamayacağı açıkça ortaya çıkmıyor mu? Gelelim canlılara. Bunların da en şuurlusu insandır. İnsan ise, bu kainatı ve içindekileri yapmak şöyle dursun, minnacık bir yaprağı bile yapmaktan âcizdir. Üstelik de kendini yaratanı aramakla meşgûldür. Tabiat, canlılarla cansızlardan meydana geldiğine ve bunlarında hiçbir şeyi yaratamayacakları kesin olduğuna göre, bu kâinatı ve kâinattaki bütün sanat eserlerini sonsuz ilim, irâde ve kudret sahibi olan Allah'ın yarattığı açıkça görülebilir. "Tabiat kanunları" veya "Doğa yasaları" ifadelerini sık sık kullanan tabiatçılara sormak lazım: " Bu kanunlar akıllı, şuurlu, gören, işiten, karar verme kabiliyetine sahip, her şeyi bilen şeyler mi?" Cevap "Hayır" olacaktır. Çünkü bu soruya evet cevabını vermek, aklı inkâr etmekten farksızdır. Oysa, yukarıda saydığımız vasıflara sahip olamayan yaratıcı da olamaz. Kaldı ki tabiat kanunları Allah'ın varlığına delildir. Neden mi? Çünkü KANUN VARSA, ONU KOYAN BİRİ VARDIR. HİÇBİR KANUN KENDİ KENDİNE ORTAYA ÇIKAMAZ. İnsanların yaptığı kanunlar da bile bunu açıkça görüyoruz. Ayrıca: Kanunların uygulanması için bir hâkime ihtiyaç vardır. Hâkim yoksa, hiçbir kanun kendi başına suçluyu yargılayamaz. Bunun en güzel örneğini, yine insanların icraatında görmek mümkündür. Tabiatın yaratıcı olduğunu iddia edenlere şunu da sormak gerek: "Kâinatı ve tabiat kanunlarını kim yarattı? " Bu suale, mecburen "tabiat" diye cevap verecektir. "Tabiat nelerden ibaret?" diye ikinci bir soru daha sorulursa . "Kâinattan ve tabiat kanunlarından ibarettir." Cevabını verecektir. İşte bu durumda tabiatçı, kâinatın kendi kendini yarattığını iddia edecek kadar gülünç bir duruma düşmektedir. Evet bu durum gerçekten gülünçtür. Çünkü, "YAZIYI YAZAN YAZIDIR." "SEHPAYI YAPAN SEHPADIR" demekten farkı yoktur bunun. Tabiatçıları, saplanmış oldukları bataklıkta bırakarak yüzümüzü, gerçeğe döndürelim. Dikkatle bakan görür ki, tabiat da harikulâde bir sanat eseridir. Kendisini yoktan var eden, binlerce nakışlarla süsleyen çeşit çeşit renklerle donatan Yaratıcı'sını gösterir. Tabiat, yukarıda tasvir ettiğimiz mahlûkattan meydana gelen eşsiz bir tablodur ki, hâl diliyle "Benim sanatkârım sonsuz ilim, irâde ve kudret sahibi olan Allah'tır (cc)!" diye haykırmakta, bu gerçeği kâinattaki âhengin mûsikisiyle ilân etmektedir.

 

İMAN HAKİKATİNDEN DELİLLER - 2

Ateistlerin ve inançsızların veya muannitlerin ortaya attıkları ve içinden çıkılamaz zananettikleri ve müslümanları itham etmek ve eskiden beri ortaya attıkları ve körpe dimağları karıştırmak için sorulmuş olanların aynılarıdır. İMAM-I A'ZAM EBÛ HANÎFE HAZRETLERİNİN İLGİNÇ CEVAPLARI Şimdi İmam-ı Âzam'a sorulan soruları ve cevaplarını nakledelim. - ALLAH HANGİ SENEDE DOĞDU? - Kur'an'da "lemyelid velemyuled" buyuruluyor, yâni O, ne doğmuş, ne de doğurulmuştur. - PEKİ HANGİ SENEDE VAR OLDU? - O, zamandan önce vardı, hiçbir şey onun varlığına sebep olmamıştır. - MİSALLE ANLAT BUNU. - Üçten önce iki var. İki'den önce de bir. Birden önce...Sayı yok. (Çünkü sıfır sayı değildir). Sayı olan birden önce hiçbir şey olmadığı gibi, gerçek mânâda BİR olan Allah'tan önce, O'nu yaratacak bir şey yoktu. - Zamanımıza görede ilginç cevaplar(Risale-i Nur) verilmiştir onları da nakledelim. - Seksen vagonlu bir tren düşününüz. Bu vagonlardan her birisini bir öndeki vagonun çektiği söylenebilir. Fakat iş lokomotife dayandığında, artık "lokomotifi kim çekiyor?" diye bir sual sorulamaz. Zira, çeken fakat çekilmeyen bir lokomotif olmazsa, trendeki nizam bozulur ve hareket meydana gelmez. - Bir er emri onbaşıdan, o da yüzbaşıdan ve nihayet başkumandan da, emri padişah dan alır. "Ya padişah kimden emir alıyor?" şeklinde bir soru sorulamaz. Zira padişah da birinden emir alsa, o da raiyyet dere cesine iner ve onun emir aldığı zat padişah olur. Yani emir veren, fakat emir almayan bir zatın varlığı muhakkaktır ve o da padişahtır. Bütün kâinatı yaratan , fakat kendisi yaratılmamış olan bir kudretin varlığı zaruridir. Evet, bu hakikatler, bütün açıklığıyla ortada dururken, Cenab-ı Hakkı (haşa)kim yarattı! Diye sual soranlar, sadece cahilliklerini ortaya koymuş olacaklardır. Diğer bir soru devam ediyor. - ALLAH HANGİ CİHETE BAKIYOR? - Karanlık bir yerde bir fener olsa nereye bakar? Her tarafa bakar değil mi? Yerlerin ve göklerin nuru olan Allah da, öyle her tarafa... - PEKİ , CENNETE GİRMEK İÇİN BAŞLANGIÇ VAR DA NİÇİN SON YOK, CENNET NASIL EBEDİ OLUYOR. HER BAŞLANGICIN BİR SONU OLMAZ MI? - Bazen olmayabilir. Nitekim sayıların başlangıcı vardır fakat nihayeti yoktur... Bu noktada biraz durmak istiyorum. Ben, matematikçi olup da, sonsuz mefhumunu, sayıların sonuncusunu merak etmeyen, düşünmeyen, sıfırın ne olduğu üzerinde kafa yormayan bir kişiyi papağandan farklı göremiyorum. Maddenin ötesini, ruhun varlığını düşünmeyen fizik veya psikoloji mensupları da aynı sınıfa dahildir. - Üç kişi , İmam-ı Âzam'ın bu cevapları karşısında son olarak birer sual sordular. 1. BİZE ALLAH'I GÖSTER 2. CEHENNEMDE CEZAYI ATEŞ VERECEKTİR. HALBUKİ CİNLER ATEŞTEN YARATILMIŞŞARDIR. ATEŞ ATEŞTEN MÜTEESSİR(Birbirini yakar mı?) OLURMU? 3. HER ŞEY KAZA VE KADERLEDİR DİYORSUN, HALBUKİ GÖRÜYORUZKİ, HERKES YAPTIĞINI MECBURİYETLE YAPIYOR. NE DERSİN? - İmam-ı Âzam, yerden bir avuç toprak aldı, bu üç kişinin suratına serpti. Bu hareketi kadıya şikâyet ettiler. İmam-ı Âzam ise " Ben üç suâle bu tek hareketimle cevap verdim" dedi. Birincisinin attığım toprakla gözü ağrıdı. Ama ağrıyı göremedi. O'na Allah'ı gözle görmenin imkânsız olduğunu, daha ağrıyı göremezken Allah'ı görmeye kalmaması gerektiğini anlatmış oldum. İkincisi ise, topraktan yaratılmış olduğu halde, benim attığım bir avuç topraktan müteessir oldu, ateşin ateşten müteessir olabileceğini anladı: Üçüncüsü ise, cebriyeci idi, "herkes yaptığını mecburen yapıyor" diyor, insanlardaki cüz'i iradeyi unutuyordur. Amma benim cüz'î irademi unutmadı ve "mecburen toprağı attı demedi, beni şikayet etti. "Kendisini tekzip etti" dedi.

 

RAMAZANIN AHİRİNDE BİR CUMA GECESİNDE BİR NUR TALEBESİNİN GÖRDÜĞÜ MANİDAR BİR RÜYA:

Rüyada Kur'andan bir sayfa açılmıştı; Asr suresi. Bu surenin bütün kelimeleri lamba şeklinde yanıp sönerek birden bir nur saçıldı. Sure-i Asr konuşmaya başladı. Dedi: "İşâri manâma dikkat et. Bende zararsız bir yol mevcuttur. İşte o yol Risale-i Nur Külliyatının ta kendisidir. Dolayısıyla Risale-i Nur talebelerinin her anı yükselme ve terakkidir. Onlarda bu hususta zarar yoktur. Zararda olanlar, Risale-i Nur'a ihanet edenler ve zarar verenlerdir ve zararın en büyüğü onlaradır." Çok ayetlerin kelimeleri de yanıp sönerek Asr suresini takviye ediyordu. gibi çok Ayetler: "Dediği doğrudur." diye te'yid ediyordu. Sonra eve geldiğimde baktım. Bediüzzaman Hazretleri geliyor. Ona doğru koştum."Üstadım hoş geldiniz." dedim, elini öptüm."Ben buradan şarkı teftişe gideceğim. Fakat önce sana uğradım. "dedi. Eve davet ettim. "Kardeşim ben seyahatime devam edeceğim."dedi. "Üstadım, sana bir araba getirsek, daha çabuk gitseniz." dedim "Benim arabaya ihtiyacım yok, ben yarım saatte büyün şarkı teftiş edebilirim." dedi. Elini öptüm, geri döndüm. Eve doğru geldim, bir zat iki üç kişi refakatinde eve giriyorlardı. Orada birisi: "Peygamberimiz(ASM) sohbet etmeye gelmiş, etrafta kimse varsa çağır" dedi. Etraftan birkaç kişi buldum. İçeri girdiğimizde altmış-yetmiş kişi Resulullah'ın (ASM) etrafını doldurmuştu. Efendimiz (ASM) sohbet ediyordu. Sohbete iştirak ettik. İçimden geçiyorduki; Resülüllah'a (ASM) sorayım: "Risale-i Nur hakkında bize tavsiyeleriniz nedir? "O esnada, üç tane çok nurani genç içeri girdiler. En öndekinin elinde Risale-i Nur Külliyatı vardı. Külliyatı Peygamber Efendimizin (ASM) önündeki masanın üzerine indirdiler. Peygamberimiz (ASM) "kardaşım, bu Risale-i Nur Külliyatı bizdendir ve bendendir" dedi ve üç defa tekrar etti. Bu esnada çok çeşitli cematler grup grup Efendimizi (ASM) ziyarete geliyorlardı. Efendimiz (ASM) her gelen ferde teveccüh ederek kucağından bir Külliyat veriyordu ve bu Külliyatlar tükenmiyordu. Sonra başka bir beldeye geçtim. Orada genç bir zat ile selamlaştık."Ben Hz.Musa'yım" dedi."Bediüzzaman'ın davası peygamberlerin davasıdır. Bizim davamız Bediüzzaman ile devam ediyor." dedi. Ben "nasıl oluyor" dedim Dedi: "Lâ ilâhe illallâh'ın bütün merâtibini Bediüzzaman izah etmiştir, Bediüzzaman'ın tevhid mertebeleri tedrisatına giren, dersine diz çöken, Allah'ı isim ve sıfatları ile tanıyan, bizim sevabımızdan alır. Bu da Allah'ın bir lütfudur." dedi. Sonra sıkıntılı bir halim vardı. Birden karşıma bir zat çıktı. Dedi: " Ben Abdülkadir-i Geylani'yim". Fakat çok gençti. Selamlaştık. Dedi ki: "Ben Bütün Nur Talebelerinin sıkıntılarıyla hissedarım, ıstıraplarının aynısını çekiyorum." Yüzüne bakınca, benim az önce çektiğim sıkıntının aynısını kendisinde hissediyordum. İlerledim, bir topluluğa rast geldim. Baktım başlarında Peygamber Efendimizi(ASM) gördüm. Peygamberimiz (ASM) ile beraber yirmi altı zat vardı. Peygamberimizin (ASM) sağ ve soluna halka şeklinde oturmuşlardı. Peygamberimiz (ASM) sohbet ediyordu. Gittim, halkanın sonuna iki zatın arasına oturdum. Yanımda çok nurani bir zat vardı. Onunla oturduğumuz yerde kucaklaştık. Peygamberimiz bana hitaben " Bu zatı tanıdın mı, O kim? diye sordu. "Allah'ın Resulü bilir" dedim. Dedi:"O Eyyüb peygamberdir (AS), solundaki Süleyman peygamberdir (AS), Onun yanında babası Davut (AS), yakındaki Yakup (AS), yanındaki Yahya (AS) dedi, on kadar saydı. "Bu da, beraber gezmiştiniz, Hz. Musa (AS), onu tanırsın. " dedi. Peygamberimizin (ASM) solunda birisi var ki, Peygamberimize (ASM) çok hürmet ediyordu. İçimden " Bu zat kim? " dedim. Peygamberimiz (ASM): " Bu zatı tanıdın mı? " Buyurdular. Ben dedim: "Allah'ın Resulü bilir " Efendimiz (ASM) : " Bu Meryem oğlu İsa'dır (AS). Bu yirmi beş zat Kur'anda isimleri geçen, kardeşlerim olan peygamberlerdir. Bunlar; tevhid yolunda vazifelerini ifa etmişler. " Buyurdular. Peygamber Efendimiz (ASM) ellerini kaldırarak: "Cenab-ı Hak, ben ve bu kardeşlerimi ve diğer yüz yirmi dört bin peygamber sizlerden razı olsun." diye dua etti. Diğer peygamberler hep beraber "Amin." dediler. Tekrar: "Cenab-ı Hakkın izniyle, ben ve kardaşlarım olan bu peygamberler ve diğer yüz yirmi dört bin peygamberlerin duası Risale-i Nur Talebeleri ile beraberdir ve Cenab-ı Hak'dan, sizden dünya ve ahirette razı olmasını talep ediyorlar, ben de tasdik ediyorum "dedi, diğer peygamberler tekrar " Amin" dediler. Sonra, rüya devam ediyordu. İstanbul'a Sungur Ağabeyin evine geldim. Hizmetle ilgili tahşidatta bulunuyordu. Yemek ,ikram etti. Sonra bir nur talebesi Ağabey ile beraber çevre ilçe ve köylere Risale-i Nur dağıtmaya başladık. Dedim:"Ağabey, dağ köyleri kaldı". Yüksek bir dağda, iki katlı bir eve gittik. İçeriye girdik, içeride Bayram YÜKSEL Ağabey vardı. Külliyat yanında idi. Üzerinde çok önemle durarak O da hizmetin ehemmiyetinden bahsediyordu ve bu mevzuda çok tahşidat yapıyordu. Çay ikram etti. Elini öptük, dua etti, ayrıldık. Sonra, geniş bir ovada büyük bir kalabalık vardı. Bir cenaze defnediliyordu. Birisi: "Bediüzzaman defnediliyor" dedi. Fatiha okuduk."Bu kadar kalabalık niye gelmiş" diye birisine sordum. Evliyaullahtan bir zat: "Bilmiyor musun? Bediüzzaman'ı defnediyoruz" dedi ve ekledi:" Biz Onun dersine yetişemediğimiz için çok mahzunuz. Fakat Onun kabrine bir kürek toprak atmakla, Onun hizmetine ve şahs-ı manevisine iştirak ediyoruz. Eğer siz bu zatın dersinin kıymetini bilseniz, ki içindesiniz, her anınızı değerlendirirsiniz." Rüyadan uyandığımda ter içerisinde ve teşehhüd halinde idim.

 

Sitemize göndereceğiniz güzel yazılarınızı e-mail’imize tüm ayrıntılarıyla  bekliyoruz.

abdullahsaidsabir@gmail.com

 Bu site,   http://www.nurkalesi.com  temel alınarak hazırlanmıştır. Sitenin tüm hakları saklıdır. nurkalesi © 2008