![]() |
Ben kimim? Nereden
gelip nereye gidiyorum? Varlığımın mânâsı nedir? Dünya
nedir? İnsan niçin yaratılmıştır.?
|
|
||||||||||||||
|
İnsan Nedir? Ey Kendini İnsan Bilen İnsan Kendini Oku
Kâinatta niçin bitmek
tükenmek bilmeyen bir faaliyet vardır? Neden atomlar ve
yıldızlar durmaksızın
haraket
etmektedirler? Her an etrafımızda meydana gelen
yıkılış ve yapılışların hikmeti
nedir? Bütün bu ve benzeri soruların cevaplarını bulma yolunda kâinatın her tarafına yayılmış işaretleri okuyup anlamak için bir yolculuğa ne dersiniz? İşte bu sayfalarda böyle bir yolculuğa çıkmış Bediüzzaman Said Nursî'nin, yolculuğunu anlattığı seyahatnamesi ve düşünmeye yöneltmek istediği diğer yolcular için bir el kitabı olan Risâle-i Nur Külliyatını; kâinattaki isimlerinin tecellilerinden haraketle Yaratıcıyı tanımak için onunla birlikte yolculuğa çıkan kişilerin düşünce ve hislerini bulabilirsiniz. Ya da maddeci felsefenin, imanı hedef alan saldırılarının yoğunlaştığı çağımızda "tahkikî iman" olarak adlandırılan, ilme ve araştırmaya dayalı imanı kazanma ve kazandırma yolcululuğuna ne dersiniz? Eğer cevabınız evet ise doğru yerdesiniz. Gelin, hep beraber, insanları olduğu kadar bütün yaratılmışları da dost ve kardeş olarak gören güzel insanların sohbetlerine katılarak yartılış gayemizi anlamaya ve Yaratıcımızı tanımaya çalışalım. Ey İnsan Nereye
Gidiyorsun!.. Ey
insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Otuz
İkinci Sözün âhirinde denildiği gibi, dünyanın bin sene mes'udâne hayatı, bir saat hayatına mukabil
gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin
senesi, bir saat rüyet-i cemâline mukabil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâlin daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna
gidiyorsun. Müptelâ ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbuplarda ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki
hüsün ve Kat'iyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi
ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır. Ve
insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı,
iman-ı billâh içindeki marifetullahtır.
Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah
içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer
için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi
sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i
ruhaniyedir. Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve
sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz
saadete, nimete, envâra, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen,
nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama mânen ve
maddeten müptelâ olur. Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta, sahipsiz,
hâmisiz bir surette, âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı
da olsa kaç para eder? İşte bu âvâre nev-i
beşer içinde, bu perişan, fâni dünyada, insan sahibini
tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar biçare sergerdan
olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o
vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad
eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh
olur.
Düşünmek
ve Bulmak İnsanın bu dünyaya gelişinin hikmeti ve gayesi nedir sorusu yaklaşık 3000 yıldır insanlık âleminin kafasını karıştıran, aklını meşgul eden ve beynini fırtınalara boğan en düşündürücü sır olmuştur. Bu soruya insan nedir, nereden geliyor ve nereye gidiyor soruları da eklenince mesele içinden çıkılmaz bir hal almış ve hatta bazı filozofları akıldan istifa ettirerek onlara kâinatın ve insanın varlığını yok saydırmıştır. İnsanlığın ilk zamanlarından yani Hz. Adem'den itibaren akıl ve göz sahibi her insan önce başını kaldırdığında yıldızlarla süslenmiş gökyüzündeki muhteşem intizamı ve harika güzelliği hayranlıkla seyretmiş, sonra başını eğdiğinde yeryüzünde serilmiş olan sanatlı çiçekleri ve latif meyveleri takdirle temâşâ etmiştir. Güneşten, aydan tutun da nar ağacına, papatya çiçeğine, serçe kuşuna kadar canlı cansız her mevcudun son derece sanatlı ve vazifesine bağlı olduğunu fark eden bu insan şu soruyu da aynanın karşısına geçip kendi kendine sormak zorunda kalmıştır: Canlı ve cansız bütün varlıkların kainat içinde belli güzellikleri, görevleri ve sorumlulukları var o halde benim; insan ve özellikle kâinatın efendisi olarak onlarınkinden çok daha mühim bir vazifem ve sorumluluğum olmalı değil mi? Kâinat fabrikası benim için çalışıyor ve çarklar benim için dönüyorsa ben kimin için çalışmalıyım ve amacım ne olmalı? Benim bir yaratılış gayem yoksa meyvesi olduğum kâinat ağacı abes olmaz mı? Her ağacın en az beş yüz meyvesi varsa insanın da öldükten sonra çürüyüp toprak olmak yerine ebedi bir hayatta ebedi meyveler vermesi gerekmez mi?.. Bunun gibi daha nice sorular insanlık âleminin yetiştirdiği dahilerin gündelik medyasını oluşturmuştur. |
|
||||||||||||
Risale-i Nur Kur'anın Malıdır. İslâmiyet'i
ve Kur'ân'ı gönderen Âlemlerin
Yaratıcısının bu dini ve bu kudsi
kitabı yine kendisinin koruyacağı ve yayacağı
muhakkaktır ve Kur'an âyetleri ile sabittir.
Peygamber efendimizin bir hadîs-i şerîfinde de kıyamete kadar her
yüz senede bir; dini ve mâneviyâtı kuvvetlendirmekle vazifeli birisinin
gönderileceği haber verilmiştir. Bize de bu zamanın yani ilim
ve fen asrının gerektirdiği gibi Kur'ân'ı
ve îmânı; ilmî, mantıkî, aklî olarak îzah eden aynı zamanda
şahsi yorumlar karıştırılmadan ilhâmen
kaleme alınan eserler lâzımdır. Ancak böyle kuvvetli, kudsî ve halis bir eser ilim ve fen asrı 21.
yüzyılın evlatları olan bizleri tatmin edebilir. Evet, bu zamanda
ve bugünde milyonlarca insan bu bahsettiğimiz eserleri okumakta,
dinlemekte, mütâlaa etmekte hatta bıkmadan usanmadan yıllarca
derinden derine incelemekte ve neticede şu karara varmaktadır: Bu
asrın sâfi, hâlis ve hakîki Kur'ân tefsiri 130
risâleyi içeren 12 kitaptan oluşan ve Bediüzzaman
Said Nursi' nin kaleme aldığı RİSÂLE-İ NUR
KÜLLİYÂTI' dır. Dikkat edilmesi gerekir ki Bediüzzaman'
ın kendisi dahi Risâle-i Nurların
şahsına ait olmadığını, kendi fikrinin
mahsulleri bulunmadığını ve risalelerdeki harikalığın
ve yüksekliğin Kur'an âyetlerinden
geldiğini bir eserinde bizzat şöyle ifade etmiştir: Risâle-i
Nur Kur'ân'ındır ve Kur'ân'dan
çıkan bürhânî bir tefsirdir. Bu meyanda ne kadar söz söylesek bu eserlerin kıymetini
tam takdir etmiş olamayız. Zira balı anlatmak yerine
tattırmak lâzımdır. Risâle-i Nur' u insafla okuyan her
akıllı insan bu eserlerin bu zamanda hem Kur'ân'ın
bir elmas kılıcı; bürhanlı ve
delilli bir tefsiri hem de onun parlak bir yansıması ve
parıldaması olduğuna tam kanaat getirecektir.
İNSAN |
|
NEYE İNANMAK İman deyince akla ilk gelen şey inanmak ; Yani gördüğüne veya görmediğine inanmak olacaktır. Peki neye inanmak? İnsan maddi yönden gördüğüne daha çok inanır, görmediğinden ise şüphe duyar. Allah'a iman ise görmeden o'na inanmaktır. görmediğimiz şeyleri iman gözlüğünü takarak akıl yoluyla görmek ve iman etmektir. Görünmeyen şeyler nelerdir? akıl, irade, şuur, sevgi, üzüntü gibi şeylerdir, her insan benimde bir aklım var ve o manevi cihazlarım olmazsa şuurlu bir şekilde hareket edemem der. Mesela: İnsan; Kâinattaki çeşitli yiyeceklerin lezzetlerini ayrı ayrı tadar, zevk alır ve en güzel nimetlerin kendisine sunulduğunu, o'nun için bir ikram-ı ilâhi olduğunu tespit eder ve bunca envâların diğer canlılara -Hayvanlara- nispeten en iyi gıdaların kendisine takdim edildiğini anlar bunu da akıl yolu ile en güzel bir şekilde idrak eder. Şuursuz, akılsız varlıklar -Hayvanlar- öyle değillerdir, onlar bunca lezzetli en latif gıdaları şuurlu bir şekilde ayırt etmesini bilmezler, belki kendi yediği Otundan, samanından zevk alır ve Hâlikına şükreder ama İnsana nispeten akıl cihetinde ne geçmişten elemi ve nede gelecekten endişesi vardır,bu ise gösteriyor ki; İnsanın bir aklının, şuurunun, iradesinin ve hayal gibi duygularının olduğunu bilmesidir ve akıl yoluyla iman etmesidir. İman noktasının diğer bir yönü ise intisap yani bağlanmaktır, İman etmek özellikle bahsedilen gayb-i görmediği şeylere iman etmek zor değildir, peki görmediğine nasıl inanacak? Elbette mevcud olan duyguları; akıl, şuur, irade gibi manevi varlıkları söz konusudur ve İnsan nereden geldim? sorusunu kendine sorduğu zaman ve geldiği yerin öncesini düşündüğü zaman yok gözüken bir gayb-i alemin varlığının olduğunu ve kendisini -kendi iradesi dışında- külli bir irade ile gönderildiğini ve bu alemin gözükmediği halde mevcut varlığın söz konusu olduğunu duyguları olan akıl, şuur, irade gibi manevi duygularını çalıştırarak akıl yoluyla anlar iman eder ve o'na intisap (Bağlanır) eder. Başka bir misal verecek olursak: kör bir İnsanın parmak uçlarını kullanarak dokunmasıyla gördüğü gibi , beşer de akıl yoluyla iman gözlüğünü takarak görecek ve manevi varlıklara intisap edecektir. İnsanın görebilmesi içinde bir nokta-i istinad-ı,dayanak noktası olması lazım ve elzemdir. Hedef gözetilmeden nişan alınmaz. İnsan kendisini ilgilendiren en önemli konusu olan şu soruları kendine sorması; Ben nereden geldim?, niçin bu yeryüzüne gönderildim?, benden ne isteniyor? ve nereye gönderileceğim? gibi soruları hedef tutması ve bu soruları kafasından atmak yerine aklından çıkarmadan haki katları, gerçekleri daima hatırlayarak hedefi bu olmalıdır. "İki cihanın ve iki hayatın medar-ı saadeti yalnız imandır." İnsan bu arayışlar içinde, bu sorularla kendisinin de bir sahibi olduğunu, bir sanatçısı olduğunu ve onu gönderen bir zatın varlığının olduğunu araması ve onu bulması gereklidir. Yoksa dünyada büyük sıkıntılar çeker, Hayatı veren zatın ölümden sonrada tekrar hayat vereceğini bildiği zaman büyük bir huzur duyacaktır. Yoksa insan mevtten (ölüm ) sonra hayatın olmadığını hiç olup, Yok olup gideceğini düşündüğü zaman büyük acılar çeker, her halde en önemli meselesininde ilerideki gideceği âlem olduğunu anlar ve bu sorularla aradığını bulur iman eder. Ona intisap eder büyük huzur duyar. Yoksa insan kendine değer vermiyor demektir. Bir binayı ayakta tutan sağlam temelidir. Temel olmazsa binada olmaz ve ayakta durmaz, İnsanında temeli imanıdır, ayakta tutan odur, insan iman etmezse kendisini boş şeylere verir ve Dünyada büyük bir sarsıntı çeker. "İman insanı insan eder. Belki insanı sultan eder." sözüyle de hem dünya hem ahiret saâdetini iman ile tadar, ruhunda derin bir huzur olur, yoksa dünya lezzetlerinden dahi mahrum kalır ve tad alamaz kendini aldatır. "İman cenab-ı Allah'ın kullarına verdiği bir nurdur ve insan bunun ile âlâyı illiğine çıkar ve iradesi mertebesinde mükafat alır. Terakki eder."
İMAN HAKİKATİNDEN DELİLLER - 1 TABİAT DİYORLAR Kâinat her an milyonlarca faaliyete sahne olmakta. Bu haliyle dev bir labaratuvara, yahut muazzam bir sahneye benziyor. Müthiş manevraların yapıldığı bir ordugaha, akıllara durgunluk verecek büyüklükte bir fuara veya milyarlarca yaratığın istifade ettiği geniş bir sofraya da benzetebiliriz. İşte dünyamız! Güneşin etrafında büyük bir hızla dönüyor, fakat uzaya fırlamıyor ve üzerindeki yolcuları olan insanları, hayvanları, bitkileri ve cansızları, hiç incitmeden binlerce yıldır taşıyor. Güneş! Her sabah bir başka güzellikle ve tam vaktinde doğuyor. Kendisine verilen ısıtma ve aydınlatma vazifesini büyük intizamla yerine getiriyor. Boşlukta asılı yıldızlar, dünyamızdan binlerce defa daha büyük o dev küreler, gök kubbede parlamaya devam ediyorlar . Her yerde, her an bir başka harika san'at eseri ortaya çıkıyor. Bir minicik tohum atıyorsunuz toprağın bağrına, üstünü örtüp suluyorsunuz. Bir süre sonra bir de bakıyorsunuz ki, güzeller güzeli bir filiz olmuş. Derken büyüyor bu filiz; dal oluyor, yaprak oluyor, nihayet lâtif çiçekler açıp, tatlı meyveler veriyor. Bir kanarya yumurtasını düşünün. Küçücük bir yuvarlak. Zamanı gelince çatlıyor bu yumurtacık. Bir de bakıyorsunuz, içinden bir baş uzanmış; mini mini, narin mi narin bir baş. Henüz setleşmemiş gagası, tüylenmemiş vücuduyla o minik kuş yavrusu çıkıveriyor dünyaya. Renkli tüylerden elbise giyiyor ve akıl almaz namelerle ötmeye başlıyor... İnsana bakın! Başlangıçta bir damla su. Zamanı gelince kan pıhtısı oluyor, kemik oluyor bu damla. Vakit tamam olunca da bir bebek kazanıyor dünya. Gören gözler, işiten kulaklar, koku alan burun, tutan el, yürüyen ayak, hisseden kalb, düşünen beyin ... Yavaş yavaş oluyor bütün bunlar. Öyle bir an geliyor ki, o bir damla su misafiri olduğu dünyanın seyrini değiştirebiliyor. Kâinatta olup biten harikulade işler, saymakla bitecek gibi değil. Bakıyorsunuz, her iş büyük bir nizam ve intizam içinde yapılıyor. Her faaliyette bir fayda ve hikmet gözetiliyor. Şuurlu bir ölçüyle yaratılıyor her şey. Hiçbir şey başıboş değil; hiçbir mahlûk kendi haline bırakılmamış. Soruyorsunuz: Kim yaratıyor bütün bu sanat eserlerini? Bu faaliyetleri yürüten, yıldızları çarptırmadan döndüren dünyayı canlılara beşik yapan, milyarlarca canlıya vakti vaktine rızık veren kim? Kimdir o yaratıcı ki, toplu iğne başı kadar bir tohumdan dev gibi bir ağaç, bir damla sudan insan çıkartıyor? "Tabiat" diyor bazı kimseler; uydurulmuş şekliyle "Doğa" "Televizyonda, radyoda, gazete ve dergilerde, hatta ders kitaplarında zaman zaman raslıyorsunuz bu kelimeye Sormak lâzım böyle diyenlere: Tabiat nedir? En kısa tarifiyle "Canlı ve cansızların hepsi" diyecekler. Halbuki cansızların kendi başarına bir şey yapamayacakları apaçık bir gerçek değil mi? Çekici, çiviyi, tahtayı koyun bir odaya, milyon sene bekleyin, şuurlu bir usta bunları kullanmadığı sürece bir sehpa bile yapılamayacaktır. Toprak, hava, su ve güneş ışığı, elbette çekiçten, çividen ve tahtadan daha şuurlu değildir. Oysa bir kar tanesi bile bir sehpadan daha mükemmeldir. Hâl böyle olunca, cansız, akılsız, şuursuz, kuvvetten, iradeden mahrum tabiatın basit bir canlıyı bile yapamayacağı açıkça ortaya çıkmıyor mu? Gelelim canlılara. Bunların da en şuurlusu insandır. İnsan ise, bu kainatı ve içindekileri yapmak şöyle dursun, minnacık bir yaprağı bile yapmaktan âcizdir. Üstelik de kendini yaratanı aramakla meşgûldür. Tabiat, canlılarla cansızlardan meydana geldiğine ve bunlarında hiçbir şeyi yaratamayacakları kesin olduğuna göre, bu kâinatı ve kâinattaki bütün sanat eserlerini sonsuz ilim, irâde ve kudret sahibi olan Allah'ın yarattığı açıkça görülebilir. "Tabiat kanunları" veya "Doğa yasaları" ifadelerini sık sık kullanan tabiatçılara sormak lazım: " Bu kanunlar akıllı, şuurlu, gören, işiten, karar verme kabiliyetine sahip, her şeyi bilen şeyler mi?" Cevap "Hayır" olacaktır. Çünkü bu soruya evet cevabını vermek, aklı inkâr etmekten farksızdır. Oysa, yukarıda saydığımız vasıflara sahip olamayan yaratıcı da olamaz. Kaldı ki tabiat kanunları Allah'ın varlığına delildir. Neden mi? Çünkü KANUN VARSA, ONU KOYAN BİRİ VARDIR. HİÇBİR KANUN KENDİ KENDİNE ORTAYA ÇIKAMAZ. İnsanların yaptığı kanunlar da bile bunu açıkça görüyoruz. Ayrıca: Kanunların uygulanması için bir hâkime ihtiyaç vardır. Hâkim yoksa, hiçbir kanun kendi başına suçluyu yargılayamaz. Bunun en güzel örneğini, yine insanların icraatında görmek mümkündür. Tabiatın yaratıcı olduğunu iddia edenlere şunu da sormak gerek: "Kâinatı ve tabiat kanunlarını kim yarattı? " Bu suale, mecburen "tabiat" diye cevap verecektir. "Tabiat nelerden ibaret?" diye ikinci bir soru daha sorulursa . "Kâinattan ve tabiat kanunlarından ibarettir." Cevabını verecektir. İşte bu durumda tabiatçı, kâinatın kendi kendini yarattığını iddia edecek kadar gülünç bir duruma düşmektedir. Evet bu durum gerçekten gülünçtür. Çünkü, "YAZIYI YAZAN YAZIDIR." "SEHPAYI YAPAN SEHPADIR" demekten farkı yoktur bunun. Tabiatçıları, saplanmış oldukları bataklıkta bırakarak yüzümüzü, gerçeğe döndürelim. Dikkatle bakan görür ki, tabiat da harikulâde bir sanat eseridir. Kendisini yoktan var eden, binlerce nakışlarla süsleyen çeşit çeşit renklerle donatan Yaratıcı'sını gösterir. Tabiat, yukarıda tasvir ettiğimiz mahlûkattan meydana gelen eşsiz bir tablodur ki, hâl diliyle "Benim sanatkârım sonsuz ilim, irâde ve kudret sahibi olan Allah'tır (cc)!" diye haykırmakta, bu gerçeği kâinattaki âhengin mûsikisiyle ilân etmektedir.
İMAN HAKİKATİNDEN DELİLLER - 2 Ateistlerin ve inançsızların veya muannitlerin ortaya attıkları ve içinden çıkılamaz zananettikleri ve müslümanları itham etmek ve eskiden beri ortaya attıkları ve körpe dimağları karıştırmak için sorulmuş olanların aynılarıdır. İMAM-I A'ZAM EBÛ HANÎFE HAZRETLERİNİN İLGİNÇ CEVAPLARI Şimdi İmam-ı Âzam'a sorulan soruları ve cevaplarını nakledelim. - ALLAH HANGİ SENEDE DOĞDU? - Kur'an'da "lemyelid velemyuled" buyuruluyor, yâni O, ne doğmuş, ne de doğurulmuştur. - PEKİ HANGİ SENEDE VAR OLDU? - O, zamandan önce vardı, hiçbir şey onun varlığına sebep olmamıştır. - MİSALLE ANLAT BUNU. - Üçten önce iki var. İki'den önce de bir. Birden önce...Sayı yok. (Çünkü sıfır sayı değildir). Sayı olan birden önce hiçbir şey olmadığı gibi, gerçek mânâda BİR olan Allah'tan önce, O'nu yaratacak bir şey yoktu. - Zamanımıza görede ilginç cevaplar(Risale-i Nur) verilmiştir onları da nakledelim. - Seksen vagonlu bir tren düşününüz. Bu vagonlardan her birisini bir öndeki vagonun çektiği söylenebilir. Fakat iş lokomotife dayandığında, artık "lokomotifi kim çekiyor?" diye bir sual sorulamaz. Zira, çeken fakat çekilmeyen bir lokomotif olmazsa, trendeki nizam bozulur ve hareket meydana gelmez. - Bir er emri onbaşıdan, o da yüzbaşıdan ve nihayet başkumandan da, emri padişah dan alır. "Ya padişah kimden emir alıyor?" şeklinde bir soru sorulamaz. Zira padişah da birinden emir alsa, o da raiyyet dere cesine iner ve onun emir aldığı zat padişah olur. Yani emir veren, fakat emir almayan bir zatın varlığı muhakkaktır ve o da padişahtır. Bütün kâinatı yaratan , fakat kendisi yaratılmamış olan bir kudretin varlığı zaruridir. Evet, bu hakikatler, bütün açıklığıyla ortada dururken, Cenab-ı Hakkı (haşa)kim yarattı! Diye sual soranlar, sadece cahilliklerini ortaya koymuş olacaklardır. Diğer bir soru devam ediyor. - ALLAH HANGİ CİHETE BAKIYOR? - Karanlık bir yerde bir fener olsa nereye bakar? Her tarafa bakar değil mi? Yerlerin ve göklerin nuru olan Allah da, öyle her tarafa... - PEKİ , CENNETE GİRMEK İÇİN BAŞLANGIÇ VAR DA NİÇİN SON YOK, CENNET NASIL EBEDİ OLUYOR. HER BAŞLANGICIN BİR SONU OLMAZ MI? - Bazen olmayabilir. Nitekim sayıların başlangıcı vardır fakat nihayeti yoktur... Bu noktada biraz durmak istiyorum. Ben, matematikçi olup da, sonsuz mefhumunu, sayıların sonuncusunu merak etmeyen, düşünmeyen, sıfırın ne olduğu üzerinde kafa yormayan bir kişiyi papağandan farklı göremiyorum. Maddenin ötesini, ruhun varlığını düşünmeyen fizik veya psikoloji mensupları da aynı sınıfa dahildir. - Üç kişi , İmam-ı Âzam'ın bu cevapları karşısında son olarak birer sual sordular. 1. BİZE ALLAH'I GÖSTER 2. CEHENNEMDE CEZAYI ATEŞ VERECEKTİR. HALBUKİ CİNLER ATEŞTEN YARATILMIŞŞARDIR. ATEŞ ATEŞTEN MÜTEESSİR(Birbirini yakar mı?) OLURMU? 3. HER ŞEY KAZA VE KADERLEDİR DİYORSUN, HALBUKİ GÖRÜYORUZKİ, HERKES YAPTIĞINI MECBURİYETLE YAPIYOR. NE DERSİN? - İmam-ı Âzam, yerden bir avuç toprak aldı, bu üç kişinin suratına serpti. Bu hareketi kadıya şikâyet ettiler. İmam-ı Âzam ise " Ben üç suâle bu tek hareketimle cevap verdim" dedi. Birincisinin attığım toprakla gözü ağrıdı. Ama ağrıyı göremedi. O'na Allah'ı gözle görmenin imkânsız olduğunu, daha ağrıyı göremezken Allah'ı görmeye kalmaması gerektiğini anlatmış oldum. İkincisi ise, topraktan yaratılmış olduğu halde, benim attığım bir avuç topraktan müteessir oldu, ateşin ateşten müteessir olabileceğini anladı: Üçüncüsü ise, cebriyeci idi, "herkes yaptığını mecburen yapıyor" diyor, insanlardaki cüz'i iradeyi unutuyordur. Amma benim cüz'î irademi unutmadı ve "mecburen toprağı attı demedi, beni şikayet etti. "Kendisini tekzip etti" dedi.
RAMAZANIN AHİRİNDE BİR CUMA GECESİNDE BİR NUR TALEBESİNİN GÖRDÜĞÜ MANİDAR BİR RÜYA: Rüyada Kur'andan bir sayfa açılmıştı; Asr suresi. Bu surenin bütün kelimeleri lamba şeklinde yanıp sönerek birden bir nur saçıldı. Sure-i Asr konuşmaya başladı. Dedi: "İşâri manâma dikkat et. Bende zararsız bir yol mevcuttur. İşte o yol Risale-i Nur Külliyatının ta kendisidir. Dolayısıyla Risale-i Nur talebelerinin her anı yükselme ve terakkidir. Onlarda bu hususta zarar yoktur. Zararda olanlar, Risale-i Nur'a ihanet edenler ve zarar verenlerdir ve zararın en büyüğü onlaradır." Çok ayetlerin kelimeleri de yanıp sönerek Asr suresini takviye ediyordu. gibi çok Ayetler: "Dediği doğrudur." diye te'yid ediyordu. Sonra eve geldiğimde baktım. Bediüzzaman Hazretleri geliyor. Ona doğru koştum."Üstadım hoş geldiniz." dedim, elini öptüm."Ben buradan şarkı teftişe gideceğim. Fakat önce sana uğradım. "dedi. Eve davet ettim. "Kardeşim ben seyahatime devam edeceğim."dedi. "Üstadım, sana bir araba getirsek, daha çabuk gitseniz." dedim "Benim arabaya ihtiyacım yok, ben yarım saatte büyün şarkı teftiş edebilirim." dedi. Elini öptüm, geri döndüm. Eve doğru geldim, bir zat iki üç kişi refakatinde eve giriyorlardı. Orada birisi: "Peygamberimiz(ASM) sohbet etmeye gelmiş, etrafta kimse varsa çağır" dedi. Etraftan birkaç kişi buldum. İçeri girdiğimizde altmış-yetmiş kişi Resulullah'ın (ASM) etrafını doldurmuştu. Efendimiz (ASM) sohbet ediyordu. Sohbete iştirak ettik. İçimden geçiyorduki; Resülüllah'a (ASM) sorayım: "Risale-i Nur hakkında bize tavsiyeleriniz nedir? "O esnada, üç tane çok nurani genç içeri girdiler. En öndekinin elinde Risale-i Nur Külliyatı vardı. Külliyatı Peygamber Efendimizin (ASM) önündeki masanın üzerine indirdiler. Peygamberimiz (ASM) "kardaşım, bu Risale-i Nur Külliyatı bizdendir ve bendendir" dedi ve üç defa tekrar etti. Bu esnada çok çeşitli cematler grup grup Efendimizi (ASM) ziyarete geliyorlardı. Efendimiz (ASM) her gelen ferde teveccüh ederek kucağından bir Külliyat veriyordu ve bu Külliyatlar tükenmiyordu. Sonra başka bir beldeye geçtim. Orada genç bir zat ile selamlaştık."Ben Hz.Musa'yım" dedi."Bediüzzaman'ın davası peygamberlerin davasıdır. Bizim davamız Bediüzzaman ile devam ediyor." dedi. Ben "nasıl oluyor" dedim Dedi: "Lâ ilâhe illallâh'ın bütün merâtibini Bediüzzaman izah etmiştir, Bediüzzaman'ın tevhid mertebeleri tedrisatına giren, dersine diz çöken, Allah'ı isim ve sıfatları ile tanıyan, bizim sevabımızdan alır. Bu da Allah'ın bir lütfudur." dedi. Sonra sıkıntılı bir halim vardı. Birden karşıma bir zat çıktı. Dedi: " Ben Abdülkadir-i Geylani'yim". Fakat çok gençti. Selamlaştık. Dedi ki: "Ben Bütün Nur Talebelerinin sıkıntılarıyla hissedarım, ıstıraplarının aynısını çekiyorum." Yüzüne bakınca, benim az önce çektiğim sıkıntının aynısını kendisinde hissediyordum. İlerledim, bir topluluğa rast geldim. Baktım başlarında Peygamber Efendimizi(ASM) gördüm. Peygamberimiz (ASM) ile beraber yirmi altı zat vardı. Peygamberimizin (ASM) sağ ve soluna halka şeklinde oturmuşlardı. Peygamberimiz (ASM) sohbet ediyordu. Gittim, halkanın sonuna iki zatın arasına oturdum. Yanımda çok nurani bir zat vardı. Onunla oturduğumuz yerde kucaklaştık. Peygamberimiz bana hitaben " Bu zatı tanıdın mı, O kim? diye sordu. "Allah'ın Resulü bilir" dedim. Dedi:"O Eyyüb peygamberdir (AS), solundaki Süleyman peygamberdir (AS), Onun yanında babası Davut (AS), yakındaki Yakup (AS), yanındaki Yahya (AS) dedi, on kadar saydı. "Bu da, beraber gezmiştiniz, Hz. Musa (AS), onu tanırsın. " dedi. Peygamberimizin (ASM) solunda birisi var ki, Peygamberimize (ASM) çok hürmet ediyordu. İçimden " Bu zat kim? " dedim. Peygamberimiz (ASM): " Bu zatı tanıdın mı? " Buyurdular. Ben dedim: "Allah'ın Resulü bilir " Efendimiz (ASM) : " Bu Meryem oğlu İsa'dır (AS). Bu yirmi beş zat Kur'anda isimleri geçen, kardeşlerim olan peygamberlerdir. Bunlar; tevhid yolunda vazifelerini ifa etmişler. " Buyurdular. Peygamber Efendimiz (ASM) ellerini kaldırarak: "Cenab-ı Hak, ben ve bu kardeşlerimi ve diğer yüz yirmi dört bin peygamber sizlerden razı olsun." diye dua etti. Diğer peygamberler hep beraber "Amin." dediler. Tekrar: "Cenab-ı Hakkın izniyle, ben ve kardaşlarım olan bu peygamberler ve diğer yüz yirmi dört bin peygamberlerin duası Risale-i Nur Talebeleri ile beraberdir ve Cenab-ı Hak'dan, sizden dünya ve ahirette razı olmasını talep ediyorlar, ben de tasdik ediyorum "dedi, diğer peygamberler tekrar " Amin" dediler. Sonra, rüya devam ediyordu. İstanbul'a Sungur Ağabeyin evine geldim. Hizmetle ilgili tahşidatta bulunuyordu. Yemek ,ikram etti. Sonra bir nur talebesi Ağabey ile beraber çevre ilçe ve köylere Risale-i Nur dağıtmaya başladık. Dedim:"Ağabey, dağ köyleri kaldı". Yüksek bir dağda, iki katlı bir eve gittik. İçeriye girdik, içeride Bayram YÜKSEL Ağabey vardı. Külliyat yanında idi. Üzerinde çok önemle durarak O da hizmetin ehemmiyetinden bahsediyordu ve bu mevzuda çok tahşidat yapıyordu. Çay ikram etti. Elini öptük, dua etti, ayrıldık. Sonra, geniş bir ovada büyük bir kalabalık vardı. Bir cenaze defnediliyordu. Birisi: "Bediüzzaman defnediliyor" dedi. Fatiha okuduk."Bu kadar kalabalık niye gelmiş" diye birisine sordum. Evliyaullahtan bir zat: "Bilmiyor musun? Bediüzzaman'ı defnediyoruz" dedi ve ekledi:" Biz Onun dersine yetişemediğimiz için çok mahzunuz. Fakat Onun kabrine bir kürek toprak atmakla, Onun hizmetine ve şahs-ı manevisine iştirak ediyoruz. Eğer siz bu zatın dersinin kıymetini bilseniz, ki içindesiniz, her anınızı değerlendirirsiniz." Rüyadan uyandığımda ter içerisinde ve teşehhüd halinde idim.
|
|
Sitemize
göndereceğiniz güzel yazılarınızı e-mail’imize tüm ayrıntılarıyla
bekliyoruz. abdullahsaidsabir@gmail.com |
|
Bu site, http://www.nurkalesi.com temel alınarak hazırlanmıştır. Sitenin tüm hakları saklıdır. nurkalesi © 2008 |