|
Ana Sayfa |
|
Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen faal ve kudretli bir
Zât'ın harika işlerine bak! Sen başıboş olmadığın gibi, bu hadiseler
de başıboş olamazlar. Ayet-ül Kübra |
|
|
|
Koca bahar bir
çiçektir. Cennet dahi bir çiçek gibidir. O mertebenin
mazharlarıdırlar. Ve âlem, güzel ve büyük bir insan; ve huriler
nev'i ve ruhanîler taifesi ve hayvanlar cinsi ve insan sınıfı,
herbiri mânen güzel bir insan hükmünde, bu mertebenin gösterdiği
esmâyı safahâtıyla gösteriyor |
 |
|
Hem şu
kâinatın Sânii, şu kâinatı envâ-ı acaip ve ziynetlerle süslendirmek
suretinde yapması ve zîşuur mahlûkatını seyir ve tenezzüh ve ibret
ve tefekkür için ona ithal etmesi ve mukteza-yı hikmet olarak onlara
o âsar ve sanayiinin mânâlarını, kıymetlerini ehl-i temâşâ ve
tefekküre bildirmek istemesine mukabil, en âzamî bir surette cin ve
inse, belki ruhanîlere ve melâikelere de Kur'ân-ı Hakîm vasıtasıyla
rehberlik eden, yine bilbedâhe o zattır. |
|
Meselâ, zerre gibi bir afyon büzürü, bir dirhem gibi bir zerdali
nüvatı, bir kavun çekirdeği, nasıl çuhadan daha güzel dokunmuş
yapraklar, patiskadan daha beyaz ve sarı çiçekler, şekerlemeden daha
tatlı ve köftelerden ve konserve kutularından daha lâtif, daha leziz,
daha şirin meyveleri hazine-i rahmetten getiriyorlar, bize takdim
ediyorlar.
| |
|
Hakikata Tefekkürle ulaşılır. |
|
Tefekkür o kadar
güzeldir ki, insanı hakikata ulaştırır.
"Güzellik güzelden gelir." kaidesince,
kainat kıtabını okuyup "sanattan sanatçıyı bulma" gibi .u canlı
tabloları seyredip, tefekkür edip O sonsuz kudret sahibini bulmak ve
sannata tecelli eden Cenab-ı hakkın esma ve sıfatlarıyla tanımak ve
O'na muhabbet etmekle ancak kalpler huzura erer.
Bak çeşmelere, çaylara ırmaklara...
yerlerden, dağlardan kaynamaları tesadüfü değildir. SÖZLER
İnsanın bu
dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; Hâlık-ı Kâinat-ı tanımak
ve ona iman edip ibadet etmektir. Ayet-i Kerime Meali
ACIKMAMIZ YEMEĞİN
VARLIĞINA DELİLDİR. SUSAMAMIZ İSE, İÇİLECEK ŞEYLERİN BULUNDUĞUNU VE
SUSUZLUĞUMUZU GİDERECEK NİMETLERİN VARLIĞINI GÖSTERİR. MUTLAKA HER
İNSANDA BULUNAN İNANMA İSTEĞİ DE, İNANILACAK VE İBADET EDİLECEK BİR
KUDRET SAHİBİNİN, YANİ RABBİMİZ'İN VARLIĞINI İSBAT EDER.
Evet, aç bir arslan,
zayıf bir yavrusunu kendi nefsine tercih ederek, elde ettiği bir eti
yemeyip yavrusuna vermesi; hem korkak tavuk, yavrusunu himaye için
ite, arslana saldırması; hem incir ağacı, kendi çamur yiyerek,
yavrusu olan meyvelerine halis süt vermesi, bilbedâhe,nihayetsiz
Rahîm, Kerîm, Şefîk bir Zâtın hesabıyla hareket ettiklerini, kör
olmayana gösteriyorlar. Evet, nebatat ve behimiyat gibi şuursuzların
gayet derecede şuurkârâne ve hakîmâne işler görmesi bizzarure
gösterir ki, gayet derecede Alîm ve Hakîm birisi vardır ki, onları
işlettiriyor. Onlar, Onun namıyla işliyorlar.
Cennet çiçeklerinin
fidanlık ve mezraacığı olan zeminin yüzünde hadsiz mucizât-ı kudret
teşhir edildiğinden, semâvat âlemindeki melâikeler, o mucizâtı ve o
harikaları temâşâ ettikleri gibi, ecrâm-ı semâviyenin gözleri
hükmünde olan yıldızlar dahi, güya melâikeler gibi, zemin yüzündeki
nazenin masnuatı gördükçe, Cennet âlemine bakıyorlar ve o muvakkat
harikaları bâki bir surette Cennette dahi temâşâ ediyorlar gibi, bir
zemine, bir Cennete bakıyorlar; yani o iki âleme nezaretleri var
demektir.
|
Sonra o misafir,
nehirlere bakar, görür ki: Menfaatleri ve vazifeleri ve varidat ve
sarfiyatları o kadar hakîmâne ve rahîmânedir; bilbedahe ispat eder ki,
bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar, büyük nehirler, bir Rahmân-ı Zülcelâli
ve'l-İkramın hazine-i rahmetinden çıkıyorlar ve akıyorlar. Hattâ o kadar
fevkalâde iddihar ve sarf ediliyorlar ki, "Dört nehir Cennetten
geliyorlar" diye rivâyet edilmiş. Yani, zâhirî esbabın pek fevkinde
olduklarından, mânevî bir cennetin hazinesinden ve yalnız gaybî ve
tükenmez bir menbaın feyzinden akıyorlar demektir. Meselâ, Mısır'ın
kumistanını bir cennete çeviren Nil-i mübarek, cenup tarafından, Cebel-i
Kamer denilen bir dağdan, mütemadiyen küçük bir deniz gibi tükenmeden
akıyor. Altı aydaki sarfiyatı dağ şeklinde toplansa ve buzlansa, o
dağdan daha büyük olur. Halbuki o dağdan ona ayrılan yer ve mahzen, altı
kısımdan bir kısım olmaz. Varidatı ise, o mıntıka-i hârrede pek az gelen
ve susamış toprak çabuk yuttuğu için mahzene az giden yağmur, elbette o
muvazene-i vâsiayı muhafaza edemediğinden, o Nil-i mübarek âdet-i arziye
fevkinde bir gaybî cennetten çıkıyor diye rivayeti gayet manidar ve
güzel bir hakikati ifade ediyor.
Evet,
zemin denilen muhteşem ve seyyar sarayın temel taşı olan taş
tabakasının Fâtır-ı Zülcelâl tarafından tavzif edilen en mühim üç
vazifeyi beyan etmek, ancak Kur'ân'a yakışır. İşte, birinci vazifesi:
Toprağın, kudret-i Rabbâniye ile nebâtâta analık edip yetiştirdiği
gibi, kudret-i İlâhiye ile taş dahi toprağa dâyelik edip
yetiştiriyor. İkinci vazifesi: Zeminin bedeninde deveran-ı dem
hükmünde olan suların muntazam cevelânına hizmetidir. Üçüncü
vazife-i fıtriyesi: Çeşmelerin ve ırmakların, uyûn ve enhârın
muntazam bir mizanla zuhur ve devamlarına hazinedarlık etmektir.
Evet, taşlar, bütün kuvvetiyle ve ağızlarının dolusuyla akıttıkları
âb-ı hayat suretinde delâil-i vahdâniyeti zemin yüzüne yazıp
serpiyor.
Evet,
bu kelime öyle mübarek bir definedir ki, senin nihayetsiz aczin ve
fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip Kadîr-i Rahîmin
dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar.
Bahar
ve yaz mevsimi: Zira yüz binler muhtelif mahlûkatın taifeleri
birbiri içinde beraber icad edilir, rû-yi zeminde yazılır. Galatsız,
kusursuz, kemâl-i intizamla değiştirilir. Binler sofra-i Rahmân
açılır, kaldırılır, taze taze gelir. Herbir ağaç birer tablacı,
herbir bostan birer kazan hükmüne geçer.
|
Vecizeler |
Geçmiş herbir bahar, kıyameti kopmuş, ölmüş ve karşısındaki bahar
onun haşri hükmündedir.
Evet, bahar, mahzen-i erzak bir vagondur,
gaipten gelir. |
|

|
|
Tabiat bir sanat-ı ilahiyedir. Sani olmaz. Bir nakıştır, nakkaş
olamaz... Bir defterdir defterdar olamaz. Bediüzzaman (RA) |
 |
Güzel bakan güzel görür, güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen,
hayatından lezzet alır. SÖZLER
|
Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise
mâneviyatta kördür. SÖZLER
|
 |
| Bu dünya ebedî kalmak için
yaratılmış bir menzil değildir. SÖZLER |
| Ölmüş ağaçların
dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat
bulmasını kıyas edemeyip istib'ad ediyorsunuz.
Ey vesveseli arkadaş! Gel, bu
azîm sarayın nakışlarına dikkat et. Ve bütün bu şehrin ziynetlerine
bak. Ve bütün bu memleketin tanzimatını gör. Ve bütün bu âlemin
san'atlarını tefekkür et. | |